7 Haziran 2013 Cuma

kuranda ruh kavramı


Gönderen: 21 nisan 2005 Saat 07:47 | Kayıtlı IP  

KURANDA RUH KAVRAMI


Kuranda ruh kavramı hiç bir ayette insan ile ilgili olarak geçmez.Ruh kavramı vahyin diğer bir adıdır.Dolayısıyla kuranda ruh; vahiy ve vahyi taşıyan cibril hakkındadır. İlgili ayetler
CİBRİL,E İSNADEN RUH KAVRAMNIN GEÇTİĞİ AYETLER Bakara..87- Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'l-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?

Bakara..253- O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Meyem 17- Sonra ailesiyle kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz ona ruhumuzu gönderdik de ona tam bir insan şeklinde göründü
.
Bu ayetlerde vahyi taşıyan meleğe yani cibrile RUHUL KUDUS =KUTSAL RUH ifadesi kullanılmıştır.Bizlerde aynı ifadeleri kullanırız.
Mesela bir tarih profesörüne, AYAKLI TARİH ifadesini kulllanırız.Aynı şekilde Son peygamber Hz Muhammede
YÜRÜYEN KURAN,AYAKLI KURAN dediğimiz gibi
VAHYİ TAŞIYAN CİBRİLE İSNADEN SADECE RUH KAVRAMI GEÇEN AYETLER
Nebe 38- O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler
Kadr 4- Melekler ve Ruh o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler

Mearic 3- O, derece ve makamlar Allah'tandır.
Mearic 4- Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.
Bu ayetteki İleyi= ona zamiri dil bilim ve gramer kurallarına göre bir önceki kelimeye atfetmek gerekirki oda,önceki ayetteki son kelime olan meariç,tir. Dolayısıyla burdaki ona zamirini kalkıpta Allaha atfetmenin ona mekan isnadı anlamına gelirki,böyle bir düşüncenin tevhide aykırı olduğunu düşünüyoruz Meariç; miraç kelimesinin çoğuludur. mirac,ın ise gerçek anlamda ne olduğu kesin olarak bilmek imkansız. Ben mahiyetini sadece Allahın bildiği ve meleklere ait derece veya makamlar olduğunu söylemekle yetinmeyi uygun görüyorum.En doğrusunu Allah bilir.
Ruh kavramının, vahiy anlamında olduğu ile ilgili ayetler

İsra..82- Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır.
İsra..83- Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah'ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.
İsra..84- De ki: "Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.
"
İsra..85! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir."
İsra..86- Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir vekil (koruyucu) bulamazsın.

İsra..88- Ey Muhammed! De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir."
Ayetler gurubu dikkate alındığında görüldüğü gibi isra 85 teki ruhtan maksat vahiydir.Bulunduğu toplumda insanlara Allahın elçisi olduğunu ve Allahtan vahiy aldığını söyleyen peygambere bir takım insanlar vahyin mahiyeti hakkında sorular sordukları görülmektedir.Onların bu sorusuna ise Allah cevap vermiştir
ANAHTAR KELİME;ALLAHIN EMRİ. ALLAHIN EMRİ İSE ŞÜPHESİZ VAHİYDİR
İşte Allahın sonsuz ve sınırsız ilminden bizlere bildirilen bu az bilgi kurandaki olan kadardır
Burayı biraz daha açalım.Asırlardan beri resullük taslayan insanlar olagelmiştir.Nitekim günümüzde de böyle insanlar vardır.Örnek olarak Ali iskender mihr,i gösterebiliriz.Bu sahte resule hiç bir insan gidipte insanın ruhu varmı diye sormaz. Ya neyi sorar?
Sen kendine vahiy geldiğini iddia ediyorsun arkadaş; anlat bakalım bu işin mahiyeti nedir?
işte Aynen bunun gibi kendi içlerinde 40 yıl yaşamış ve onlara göre sıradan biri olan insan olan Hz Muhammed günün birinde aniden Allahın resulü olduğunu ve Allahtan vahiyler aldığını ve bunlara uymazlarsa onlara ahiret azabıyla korkutuyordu.Dolayısıyla bu insanlar Hz Muhammedin bu konuda güvenilir olduğunu tesbit amacıyla vahyin mahiyeti (ruhtan)hakkında sorular soruyorlardı.Yoksa bu kişilerin insanın ruhu varmıdır yokmudur gibi bir detleri ve sıkıntıları yoktu
Ruh kavramının vahiy anlamında kulllanıldığı ile ilgili diğer ayetler
Mümin..15- O dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden Ruh indiriyor.

Nahl 2- Kendi emrinden Ruh ile melekleri, kullarından dilediği peygamberlere indirip şu gerçeği insanlara bildirin, buyuruyor: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ancak benden korkun.
Nahl 102 Onlara de ki: ", iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbin Ruhu katından hak olarak indirdi.
Mücadele 22. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalblerine iman yazmış ve onları bir Ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.
RUHTAN ÜFLEME

Enbiya 91- Irzını koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mucize kılmıştık.
Hicr 28..Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."
Hicr..29- Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."
Secde 7- Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O'dur.
Secde..8- Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan yaratmıştır.
Secde..9- Sonra onu düzenli bir şekle sokup, ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!
Sad 71- Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım."
Sad 72- "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın."
Tahrim 12-Irzını korumuş olan, İmrân kızı Meryem'i de Allah örnek gösterdi. Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O, gönülden itaat edenlerdendi.
Ruhtan üfleme ne anlama gelir? Suda boğulmuş bir insana canlılık kazandırmak için,nefes üflenir.Aynı şeklide sıcakların etkisinde bunalan insanlar serin yeller estiğinde,üflediğinde'' oh be hayat varmış'' derler.Subhanallahın ise yarattığı bir varlığa canlılık kazandırması ,hayat vermesi için üflemeye, püflemeye ihtiyacı yoktur.Dolayısıyla üfleme ifadesi tamamne mecazidir
Yasin 81- Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
82- O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.
En,am 73 O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. "Ol!" dediği gün herşey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sur'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır
KUN FEYEKUN Alllah ol der olur yani vahyeder.İşte Allahın ruhundan üfürmesi demek, yarattığı varlığıa vahyederek CANLANDIRMASI anlamındadır ki şu ayet açıkça buna delalet etmektedir
Ali İmran..59- Doğrusu Allah katında İsa'nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem'in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona "ol!" dedi, o da oluverdi.
KUN FEYEKUN
Buraya kadar gördükki kuranda insanın ruhu olduğuna dair tek bir ayet yoktur.İnsan ölünce ruhu çıkar diyorlar.
Peki olmayan bir ruh nasıl çıkıyor.Kuran insanı NEFS olarak tanıtır.İnsan hayata gelmeden nasıl mutlak bir yokluk idi ise ölüm olayında da bir bütün olarak yok olmaktadır.İnsandan çıkan herhangi bir şey yoktur
İnsan bir bütündür.Bir bütün olarak dünyaya gelmekte ve bir bütün olarak ölüm olayı ile yok olmaktadır. Dolayısıyla insanlar yaratılmadan önce ruhlarını yaratıldığı ve Allahın bu bedensiz hayaletlere ruhlar aleminde soru sorduğu kalu bela ilgili ayetin tamamen yunan patentli ruh anlayışına göre yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Allah insanları taksit tasit yaratmadığı gibi taksit taksit öldürmesi düşünülemez.Eski yunan mitolıjisine göre insan; beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Ölüm olayında ise beden yok olmakta ruh ise ölümsüz olduğundan başka alemlerde yaşamına devam etmektedir.Hatta başka bir insanın bedeninne girip bu şekildede yaşamına devam edebilmektedir.Reenkarnasyon
Bakara ..28- Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.
Bu ayeti kerimede Allahu Teala yaratılış öncesini ölüm olarak tarif etmektedir (ve kuntum emvaten) işte ölüm olayıda aynen bunun gibi salt bir yokluktur.
Yartılış ve dirilişle ilgili diğer ayetler
Yasin 78- Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.
79- De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."
Hac 66- Size (ilk defa) hayat veren, sonra öldürecek olan, sonra da yeniden diriltecek olan O'dur. İnsan gerçekten pek nankördür.
Mümin 11- Kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
İki ölüm ve iki dirilme
Dünyaya gelmeden önceki durum. 1.inci ölüm
Dünya hayatındaki ölüm. 2.inci ölüm
Dünya hayatına gelme. 1.inci diriliş
Kıyametten sonra dirilme 2.inci diriliş
Peygamberin vefatından kısa bir süre sonra yunan eserlerinin arapçaya tercüme edilmiş, ve dolayısıyla yunan mitolojisine ait bu tür inançlar müslümanlar arasında revaç bulmuş ve halende bu anlayış toplumun geneli tarafından kabul görmektedir
Oysaki kuran bunların tamamen aksini söylemktedir
Araf 172 Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler.
Allahu Tealanın bu ayette insanlara yaratılmadan önce kalıpsız ruhlara seslendiği ile ilgili hiç bir işaret yoktur..Ademoğulların bellerinden nesillerin alınması aşağıdaki ayette bildirildiği gibidir


Hac 5..Ey insanlar, eğer, tekrar diriltileceğinizden bir şüpheniz varsa size açıkça gösterelim diye sizi topraktan yarattık, sonra spermden, sonra embriyodan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık. Dilediğimizi adı konmuş bir süreye kadar rahimlerde tutar ve sizi bebek olarak çıkarırız. Sonra siz yetişip, erginlik çağına gelirsiniz. Kiminizin canı alınır, kiminiz de bildiği şeyleri bilmez olsun diye ömrünün en düşkün dönemine ulaştırılır. Yeryüzünü kupkuru görürsün de biz ona su indirince harekete geçer, kabarır ve her çeşit güzel bitkiyi çift çift bitirir ya...
Allaha verdiğimiz bu misak ise,yani galu bela insan doğuktan ve iyiyi ve kötüyü ayır edebilme çağına ulaştığında gerçekleşmektedir.her insan yanlışı ve doğruyu anlayabilecek bir özellikte yartılmıştır
Fe elhemeha fucuraha ve takvaha''
Şems 8..(Nefse) isyankarlığını ve iyiliğini ilham edenin hakkı için''
Zariyat 56- Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Diğer bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır
Rum 30..Öyleyse sen yüzünü bir hanif olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
Her insan belli bir yaşa geldiğinde çevresini ve etrafındaki kültürü Allahın kendine vermiş olduğu bu özelikten esinlenerek sorgular . Kainattaki bu muhteşem düzeni, yaratılış harikasını idrak ettiğinde,yaratıcısı Allahı sanki görüyormuş gibi, bütün benliğiyle GALU BELA; EVET DER
Evet yarabbi sensin herşeyi sonsuz kudretinle yaratan SENSİN SEN DER
Bir insanın çevresindeki kültürü ve evrendeki Allahın ayetlerini sorgulayarak dünya hayatında galu bela ya ulaşmasını Hz İbrahimle ilgili şu ayetlerde dahada net görebilmekteyiz

Enam 75- Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.
76- Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.
77- Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi.
78- Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".
79- "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".
İşte dünya hayatında gerçekleşen galu bela ve Hz ibrahimin çevresindeki kültürü sorgulaması Enbiya 51- And olsun ki biz daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik . Biz onu biliyorduk.
52- O zaman o, babasına ve kavmine: "Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?" demişti.
53- Onlar: "Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" dediler.
54- İbrahim: "And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" dedi.
55- Onlar : "Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun), yoksa şaka mı ediyorsun?" dediler.
56- O şöyle dedi: "Hayır Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim."
İşte dünya hayatında gerçekleşen ''GALU BELA

En koyu ateist bile hernekadar dilinden söylemese bile kalbinin derinliklerinden galu belayı söküp atamaz.hayatın içinden çıkılmaz gibi görünen problemleri karşısında o kopkoyu materyalist ateist, bakarsınız çözülüverir ve AMAN ALLAHIM diyerek Allaha sığınıverir.
Yunan kaynaklı ruh ve beden ayırımının getirdiği kurana taban tabana ters olan inançlardan biride ölüm sonrası kabir hayatıdır.Azap veya mükafat.
Kuranın bu konudaki mesajını anlayamamış ve hadislerle kapleri körlenmiş insanlar bu sakat inancın bıraktığı psikolojik rahatsıylıktan dolayı ölmüş yakınları için kuran okurlar.Ne yapsın zavallılar şimdi orda toprağın altında en sevdiği kişi belkide aazap görmektedir.bundan dolayıda belkide bir parça olsun onun azabını hafifiletebilmek için bir şeyler yapmak çabasındadır.Onun için hiç bir şeyden haberi olmayan çürümüş cesetlere kuran okurlar.
Kurana göre ölüm sonrası hayat kabirde değil,kıyametten sonra ahirette olacaktır.Biz yine biz olacağız hemde ta parmak uçlarına kadar eskisi gibi
Kıyamet 4.. Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.

İSLAMIN FITRİLİĞİ

Islam Epitemolojisinin Tabiati ve Evrimci Yaradilis (Yaratici Tekamul) Dusuncesi

Bilgin Erdogan

Varligin mahiyeti

Varligin mahiyetinin ne oldugu konusu insanlik tarihi kadar eskidir. Presokratik donemin filozoflarindan Thales varligin ozu “Su’ dedigi zaman tarih M.O. 585 yiliydi. Thales, varligin ozunu ‘Su’ ile Anaximones ‘Hava’ ile Heraklitus ‘Su’ ile aciklamis ve daha sonra Sicilyali filozof Empedokles varl...igi aciklamada ‘Anasir-i Erbaa’ fikrini atmisti. Anlasilan o ki dusunce tarihinin en eski donemlerinde dahi varlik ve mahiyeti insanligin zihnini hep mesgul etmisti. Tabii ki bu kadim tecessus Milet mektebiyle baslamamis insanlik tarih boyunca hep nerden geldigini ve neci oldugunu ve dahi nereye gidecegini hep merak etmistir. (1)

Tarihten gunumuze baktigimizda varligin mahiyeti uc yolla aciklanmaya calisildi.Kimileri metafizik ve mitolojik yollarla akli dislayarak dogmatik bir sekilde izah ederken kimileri materialist ve naturalist yollarla varligi aciklamaya calisti. Bir diger yol ise hem dini hemde akli referans alarak varolusu aciklama gayretiydi. (2)

Dusunce tarihinde naturalism; tabiatı, bilgi ve değer kaynağı olarak kabul eden ve insan zihnini doğal kavramlarla aciklamaya calisan sistemlerin genel adıdır. Başka bir ifadeyle Natüralizm, felsefe, ilim, ahlâk ve sanattaki her çeşit yorumu tabiat ve tabiat ilkelerine göre yapan ve herseyi tabiatla aciklamaya calisan sistemin adidir.Naturalizmin genel ozelligi bilgi felsefesi acisindan ampirist , varlik felsefesi acisindan ise realist olmasidir . Metafizigi ve dini kabul etmeyen felsefi disipline materyalist naturalism veya metodolojik materyalizm denmektedir. Ancak metafizigi ve Yaraticiyi kabul eden birde metafizik naturalisler vardir.(3)

Metafizik ve din olgusunu kabul etmeyen metodolojik naturalistlerden farkli olarak metafizik naturalistler yaraticiyi ve dini kabul etmelerine ragmen, dini gercekleri akilci ve dogal yollardan anlama cabasi icine girmislerdir. Hatta orta cagin sonlarinda kimi hristiyan filozoflar akilci ve dogal yollarla degil olagan ustu ve mucize gibi yontemlerle dini yorumlamaya ve anlatmaya calisan din adamlarini elestirmislerdir.(4)

Bu baglamda varolusu salt metafizik yollarla aciklamaya calisanlar “Yaradilisci Teori” onu Ilahi mudahalededen bagimsiz ‘rasyonalist’ yollardan anlamaya calisanlar “ Materyalist Naturlism” ve onu Ilahi metinlerden yola cikarak akil ve ilim isiginda idrak etmeye calisanlar bizim bu makalede izah etmeye calisacagimiz Yaratici Tekamul teorisine uygun bir isimlendirme olacaktir. “Yaradilisci teori” tabiati ve olaganligi dislarken “Materyalist Naturalism” Ilahi gucu dislamaktadir. Oysa ki “Yaratici Tekamul” din ile akli beraber ele alarak varligi anlamaya calisir. Islam epistemolojine uyanda zaten budur. (5)

1) Yunan Felsefe Tarihi 1: Sokrates Öncesi İlk Filozoflar ve Pythagorasçılar,Akca Ergun, Kabalci Yayinevi)
2) Islam between East and West : Alija Izzetbogovic ,American Trust Publications
3) The Cambridge Dictionary of Philosophy : Robert Audi, Cambridge Press,1999
4) Creative Evolution, Henri Bergson,Barnes Noble, 2005, New York
5) Adalet Devleti , Ihsan Eliacik, Insa Yayinlari,2011,Istanbul

Aliya Izzetbegovic dunya goruslerini uce ayirir. Birinci olarak , Hinduizm,Hristiyanlik ve Idealizm dogrultusunda Buda, Mahavira,Eflatun, Gazali, Hegel ve Kant gibi temelde ruhculugu esas alan dunya gorusleri, ikinci olarak Yunan ve Materyalist dogrultuda Aristo,Hobbes,Spencer, Marx ve Russel gibi maddeciligi esas alanlar. Aliya İzzetbegoviç der ki; tarih bu iki kutuplu düalizmin sürekli çatışmasının tarihidir. İnsanlık sürekli ruh ile madde, soyut ile somut, nitelik ile nicelik, manastır ile okul, rahip ile şövalye, kilise ile laboratuar, ahlak dramı ile yasam gerçeği arasında gidip gelmiştir. Ancak İslam bu iki dünya arasındaki köprü konumundadır. Dolayısıyla İslam; manastır ile okulu, fizik ile metafiziği, ruh ile maddeyi birleştiren tevhidi bir dünya görüsüdür. Ali Şeriati, Muhammed İkbal isimli çalışmasında tarih boyunca bu ikili çatışmaya atıf yapar. “Lao Tse, Çin toplumunu ahirete yöneltti ve sonra Konfüçyüs onları tekrar dünyaya çekti. Batı da ise yine aynı durum yaşandı. Roma, Hıristiyanlık mistisizmi ile Batı toplumunu ahirete yöneltti ve sonra batı Rönesans ile tekrar dünyaya ve pozitivizme yöneldi” Bu iki kutuplu düalizm hep görüldü. Zira ifrat tefriti, tefrit ifratı körükleyendi. Oysaki İslam, bu ikisi arası dengeyi saklayacak değerler siteminin adıdır der İzzetbegoviç.
Ucuncu olarak ise ruh-madde , suur-varlik,soyut-somut,mabet-labaratuvar,kalp-beden,Idealizm-Realizm dengesine dayanan Islam epistemolojisi.

ISLAM EPISTEMOLOJISININ TABIATI

a) Denge
İslam bir denge dinidir ve medeniyetler arası muvazene unsuru olma özelliğini muhafaza etmektedir. Daha başka anlatımla ruh ve madde dengesizliği ortadan kaldırılmalıdır. Dengeli olunduğu takdirde İslam bir medeniyet olarak tekrar hayat bulacaktır. Zira dengede hayat vardir. Nasil ki evrende her sey denge icinde oldugu takdirde hayat bulur. Mesela cok soguk oldugu zaman veya cok sicak oldugu zaman hayat olmaz. Dusunsel baglamdada bu boyledir. Dusunceler ve ideoljilerde mutedil olabildikleri takdirde hayati bir ozellik tasirlar.
b) Hakikatin uc temel kaynagi :Akil-Nakil-Sezgi
Islam epistemoljisine gore,insani hakikate ulastiran uc temel arac vardir ki bunlar vahiy,akil ve sezgi olarak bilinir. Islam epistemoloji tarihinde bu araclara yogunlasan uc temel okul cikmistir. Bunlar; akla yogunlasan Burhan mektebi, rivayete yogunlasan Beyan mektebi ve sezgi’ye yogunlasan Irfan mektebi olarak bilinir.Burhan okulu ;Ibni Sina, Ibni Rusd, Biruni gibi dev isimleri yetistirmis, Beyan mektebi, Ibni Kayyim, Ibni Kesir veya Ibni Teymiye gibi onemli alimleri yetistirmis ve yine Irfan ekolu ise Mevlana, Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi gonul insanlarini yetistirmistir. Bu okullarin icinde yetisen insanlar akli, rivayeti ve duygulari farkli yontemlerle kismen de olsa dengelemeyi basarmislardir.(7)

6) Islam between East and West : Alija Izzetbogovic ,American Trust Publications
7) Hayatin Yeniden Insasi icin : Mustafa Islamoglu, Denge Yayinevi,

c) Fitrilik (Dogallik) ve Aklin ehemmiyeti

Islamda ise dini meseleleri dogalligi icinde tavzih etmek o dinin kitabinin ruhuna ve mesajina daha munasiptir. Zira Rabbimiz Kur’anda soyle der : “ O halde sen yüzünü hanif-olarak dine çevir; Allâh’ın insanları üzerinde yarattığı o fıtrata. Allâh’ın yaratışı için hiç bir tebdil yoktur. İşte dimdik ayakta duran din! Ancak insanların çoğu bilmezler.”Rum:30:30 Ayetten anlasildigi gibi Islam dininin en temel ozelligi fitrat dini olmasidir. Fitrat ise insan dogasi dedigimiz seyin kendisidir.

Bir hadisi serifte ise Allah resulu (sav) soyle der: “Her doğan (çocuk) fitrat üzerine doğar. (Daha sonra) onu anne-babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecûsileştirir (…) Bu beyandanda anlasiliyor ki Islam, insan fitrati(dogasi) ile beraber degerlendirilir. Fikhi olarak ise insanin mukellef olmasi bulug cagina ermesi ile olur. Mukellef olma yasi insan dogasindaki gelismelerden yola cikarak tespit edilir. Dolayisiyla Islam, insan dogasiyla ortusen bir degerler sisteminin adidir.

Ebu Hanife : “Allâh, peygamber göndermemiş olsaydı bile, fitrî kabiliyetleriyle insan Rabbini tanıma sorumluluğunu taşımaktadır” der. Bu gorusune su ayeti delil gosterir: “ Hani rabbin Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahid tutmuştu: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” (demişti de) onlar: "Evet (rabbimizsin), şahidlik ettik" demişlerdi. (Bu) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. “ (Araf : 7: 172) Bu ayetten anliyoruz ki insan fitrati(dogasi) Allah’in varligini ve birligini itiraf eder. Zemahseri der ki : Bu ayet, Rabbin insan fitratini konusturmasidir. Burada temsili bir anlatim vardir. Insan fitratina “ Ben sizin Rabbiniz degilmiyim?” diye soruldugunda insan fitrati “Evet Rabbimizsin” diyerek bu hakikati itiraf eder.

Insan dogasina mutabik olan bir inanc sistemi kuskusuz akli referans kabul eden bir nitelikte olmasi gerekir. Zira insan dogasinin en bariz ozelligi akildir. Iste Islam bir inanc sistemi olarak akli vahiyle beraber en temel kaynak kabul eder. Oncelikle bir insanin imana sahip olabilmesi icin akledebiliyor olmasi sarttir. Akilli olmayan bir insan kesinlikle dini acidan mukellef degildir. Onun icin Beyhaki, ‘ Akli olmayanin imani olmaz’ der. Akil ile nakil birbirinin lazim-I melzumudur yani birinin noksan olmasi digerini fonksiyonsuz kilar. Onun icin Kur’an “ …Sagirdirlar, dilsizdirler, kordurler onlar akletmezler’(Bakara:2:171) diyerek hakikate karsi sagir,dilsiz ve kor olmanin sebebinin akledememis olmak oldugunu ifade eder. Yine bir baska ayette ‘ Allah akletmeyenlerin uzerine pislik indirir ‘ (Yunus:10:100) diyerek akletmenin insani ‘ricz’’e yani sirk pisligine garkedecegi ifade edilir. Ayette gecen ‘ricz’ hem pislik hemde sirk ve hurafe anlamindadir. Bir baska ayette ise “Ve dediler ki: “Eğer (vahyi) dinlemiş olsaydık ya da akletseydik, şu çılgın ateşin yârânı arasında olmayacaktık.” (Rahman:67:10) Bu ayette ise aklin cikarttigi yol ile vahyin cikarttigi yol adeta aynidir. Tum bunlar gosteriyor ki Islam bir inanc sistemi olarak akli referans kabul eder. Oyleyse dini anlamaya calisirken ve vahyi okurken onu aklederek idrak etmeye calismak muhimdir.

Islam bir inanc sistemi olarak insan aklina ve fitratina hitap eden yegane dindir.O , hurafe ve Israiliyattan arindirilip vahyin ve sahih sunnetin rehberliginde anlasilmaya calisildiginda gorulecektir ki bir inanc sistemi olarak aklin ve ilmin gosterdikleriyle asla celismez.

Imanin Sartlari Acisindan Akli ve Fitri Olmak

Allaha iman ve fitrilik

Oncelikle vahyin tanittigi Allah makul bir insanin kabul edecegi niteliktedir. Insan fitrati ve akli mademki mahlukat var oyleyse bir yaratici var der. Kitap, katipsiz , nakis nakkassiz ve igne ustasiz olmuyorsa elbette bir seyden hersey yapan ve her seyi bir sey yapan her seyin yaraticisi olan o Tek sey Allahtir. Iste o sey yaratilan arasindaki bir sey degildir. Hic bir seye benzemeyendir. Tek olandir. Hic bir seye muhtac olmayandir.Dogmayan ve dogrulmayandir.Hic bir seyin kendisine es yada ustun olamayacagi bir Zattir. Madem ki oyledir oyleyse o halde kulluk salt Ona yapilir.Animimizde oldugu gibi ruhlara tapinma, totemizmde oldugu gibi totemleri sanem addetme, antropomorfizmde oldugu gibi tanrinin bir insanin yada peygamberin icine hulul edecigine inanma, Yunan paganizminde oldugu gibi insan figurlerini yari-tanri olarak tasavvur etme, Sintoizmde oldugu gibi gunesetapinma, panteizmde oldugu gibi varligi tanri addetme iste bunlarin hic biri vahyin tanittigi Allah degildir. Allah Tek olan yaratici ve sadece kendisine kulluk edilendir.

Meleklere iman ve Fitrilik

Iman prensiplerinden digeri ise meleklere imandir. Kur’ana gore melekler insan gibi degildirler. Onlarin cinsiyeti yoktur. Paganizmde oldugu gibi tanrinin kizlari degildirler. Onlara kulluk edilerek Allaha ulasilmaz. Bilakis onlar insanin onunde egilmislerdir. Onlar Allah’in emirlerini yerine getiren memurlardir. Zaten Cebrail, Allah’in gucu demektir. Mikail, Allah’in eli anlamindadir.Israfil, Allah’in nefesi veya solgu anlamina gelir.Azrail, Kur’an ve sunnette isim olarak gecmez ama o da kavram olarak Allah’in durdurusu demektir. Dolayisiyla melekler yerleri ve gokleri yaratan Allah’in yeryuzundeki davranisini sembolize eden varliklardir. Israilayattan ve hurafelerden arindirildigi zaman melek Allaha iman eden makul bir insanin anlayabilecegi bir akidevi prensiptir.

Kitaplara iman ve Fitrilik

Kitaplara iman ise yine vahyin dilinde bir mu’minin iman etmesi gereken prensiptir. Vahiy, akla hitap eden bir hitabi Ilahiyedir. Onun icinde akla mugayyir gibi gorunen seyler aslinda okuma veya anlama probleminden kaynaklanmaktadir. Ilk bakista Kur’anin kissalari akla mugayyir gibi olsada dikkatli olarak okundugunda gorulecektir ki aslinda onlar insana evrensel ders mahiyetinde olan fitri mesajlardir. Bu anlamda vahiy masal gibi degil burhani bir dille okundugunda daha iyi anlasilacaktir. Bu konuda birkac misal vermek istiyorum.

Birinci misal: Fil suresinin burhani dille okunmasi

Hikaye bilindigi gibi Habesistan’in Yemen valisi olan Ebrehe’nin Kabe’yi yikmak icin fillerle yola cikmasiyla baslar.Kabe’yi yikmak istemesindeki temel sebeb Yemen’in baskenti San’a daki kiliseye Mekkedeki hacilari cekmektir.Ancak cok sayida filleriyle yola cikan Ebrehe Kabe’yi yikmak istediysede basarili olamadi.Ordu perisan bir halde dagildi. Zira onlarin ustune suru suru kuslar hucum etmisti.

Bu ayetleri masal gibi okumak veya sadece mucize diyerek gecmekte mumkundur.Ancak burhani dille kendi dogalligi icinde okudugumuzda tabiattan kopmayan ve her zaman yasanabilecek bir gerceklik oldugunun farkina variriz.

O donemin tabiat olaylari incelendiginde Habesistanin alt kismi olan Madagaskar adasindaki volkan puskurmeleri sonucu suruler halinde kuzeye dogru goc eden kuslar oldugu dusunulur. Zaten Razi, Ata ve Ibni Abbas bu kuslar icin “Bunlar deniz tarafindan gelen siyah kuslardi’ ifadesini kullanirlar. Iste bu kuslar ayaklarinda Madagaskar adasindan tasidiklari taslarla fil ordusuna ususurler. Askerlerin uzerine bulasan volkanik partikuller kisa surede salgin hastaliga yol acar. Arabistanda ilk defa kizamik ve cicek hastaliginin goruldugu rivayeti bu bilgiyi dogrulmaktadir.(Kaynak: Eliacik, Yasayan Kur’an)

Ikinci misal: Ibrahim’in atresten kurtulmasi

Mucize: (der ki) İbrahim ateşe atıldı fakat ateş onu yakmadı. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selamette ol” dedi ve İbrahim böylece ateşten kurtuldu.

Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde İbrahim’i yakmayan bir ateş varmış. Yedi kat odun yığmışlar, yedi yerden ateşe vermişler ve yedi saat durmadan yakmışlar. Karıncalar İbrahim’e yedi yerden su taşımış; “Söndüremesem bile o yolda ölürüm” demiş. Derken yedi gün yedi gece yağmur yağmış ve ateş gül bahçesine dönmüş. Ya, işte böyle evlat, İbrahim ermiş muradına biz çıkalım kerevetine….

Kıssa: (der ki) İbrahim’i ateşte yakmak istediler. “Yakın şunu” (21/69) demekten başka bir şey yapamadılar. İbrahim ise “Size selam eder, Rabbimin uğrunda sizi bırakır giderim ” (37/100, 19/47-49) diyerek Babil İmparatorluğu’nun beşkenti Ur şehrini terk etti. Böylece, Salih’in, Hud’un ve çok sonları da Muhammed’in (yatağına Ali’yi bırakarak) şehri terketmesi gibi, İbrahim de şehri terk ederek ateşten (yakılarak idam!) kurtuldu. Yaktıkları ateş de orada öylece söndü gitti; “Ateşe serin ol dedik, selam olsun İbrahim’e!” (21/69). (Kaynak: Eliacik, Yasayan Kur’an)

Ucuncu misal: Musa’nın asayı yılana çevirmesi

Mucize: (der ki) Musa Firavun’un karşısına çıktı. Sihirbazlar değneklerini yere attılar ve hepsi birer yılan oldu. Musa ne yapacağını şaşırınca Allah “Sende at, korkma” dedi. Musa asasını atınca birden daha büyük yılan oldu ve sihirbazlarınkini yuttu. Allah’ın mucizesi tam zamanında yetişerek Musa’ya yardım etti. Sihirbazların hepsi imana geldi ve toptan Allah’a secde etti.
Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde asaları yılana çeviren Musa adında bir peygamber varmış. Çok ulu bir zatmış. Günlerden bir gün sihirbazların karşısına çıkmış. Sihirbazlar değneklerini yere atıp yılana çevirince, o da asasını atmış. Tek başına yedi yılanı yedi saniye içinde yutuvermiş. Sihirbazlar yedi defa secdeye kapanmış, Firavun yedi gün yedi gece sarayından çıkamamış. Ya, işte böyle evlat, Musa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
Kıssa: (der ki) Firavunlar, Mısır’da sihirbazlık tekniğini kullanarak sır, gizem ve büyüye dayalı akıl dışı (gayr-ı reşid) bir yönetim kurmuşlardı. Sihirbazlar, dönemin yüksek teknokratları ve kimyagerleri olarak Firavun’a bu yolla hizmet ediyor ve halkı yaptıkları büyülerle korkutuyorlardı. “Firavun’a itaat etmezseniz, sizi de bu şekilde böcek yaparız” diye asayı yılana çevirme gösterileri yapıyorlardı. Kurutulmuş bağırsağın içine civa dolduruyorlar, yılan şeklinde boyuyorlar, sıcak yere atınca birden hareket ediyor ve yılan gibi görünüyordu. Halk da cehaletinden bunların tanrı tarafından onlara verilmiş çok özel bilgeler olduğunu sanıyordu. Bu korkuyla sihirbazları kutsuyor, Firavun’a da tanrı diyerek tapınıyorlardı… Musa işte bu düzeni deşifre etti. Bunun özel tanrı bilgisi olmadığını, sıradan bir sihirbazlık numarası olduğunu, fakat halkın bunu bilmediğini, bunu öğrenmesi için herkesin toplandığı bir yerde bunun böyle olduğunu göstereceğini söyleyerek meydan okudu. Ve gerçekten de öyle olduğunu gösterdi. Çünkü kendisi bunu daha önce “İnsanoğluna eşyaya isim verme” (öğrenme) yeteneği sayesinde öğrenmişti. Allah’ın Musa’ya apaçık ayetlerini vermesi bu demekti… Sihirbazlar kendi yaptıklarını Musa’nın da yaptığını görünce hayretler içinde kaldılar ve bütün karizmaları yerle bir oldu. Halkın gözünden düştüler, sahtekarlıkları ortaya çıktı, umutları boşa gitti. O gün rezil oldular ve Musa’nın o atışı bütün umutlarını, beklentilerini, hayallerini yedi yuttu.
(Kaynak:Eliacik: Yasayan Kur’an)
Dorduncu Misal: Süleymanın cinleri, kuşları, karıncaları
Mucize: (der ki) Hz. Süleyman Allah’ın izni ile kuşlarla, karıncalarla konuşurdu. Cinlerden askerleri vardı, onları mabet yapımında çalıştırmıştı. Cinlerden bir ifrite Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar (ışınlama!) yoluyla bir kaç saniyede getirtmişti. Allah, Süleyman’a herkesi hayretlerde bırakan daha nice mucizeler vermişti. O muhteşem mülke böyle böyle sahip olmuştu.
Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş, zamanın behrinde bir Süleyman peygamber varmış. Mülkü öyle büyük öyle büyükmüş ki emrine cinler, periler, kuşlar, karıncalar girmiş. Rüzgarlı gemileri denizde yürütürmüş. Atlarla hasbihal edermiş. Sarayı yedi kat göğe değer hale gelmiş. Altı yüz cariyesi varmış. Günlerden bir gün, bir cin dayandığı bastonuna dokununca düşmüş ve öldüğü öyle anlaşılmış… Ya, işte böyle evlat, neyse, ben kalkayım artık, gerisini sonra anlatırım. Süleyman ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
Kıssa: (der ki) Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı. Sebe Kraliçesini ülkesine davet etti. Göz açıp kapayıncaya kadar (çok kısa bir sürede) onun tahtının bir benzerini yaptırttı. Tahtın, krallığın, debdebenin değil; asıl daha başka şeylerin insan hayatındaki önemini ona göstermek istedi. Kraliçeyi Allah’ın dinine davet etti ve Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece dünyanın başına dünyada gözü olmayan kanaatkar ruhlu insanların geçmesi gerektiğinin dersini verdi.

Besinci misal: İsa’nın göğe çekilmesi
Mucize: (der ki) Yahudiler Hz. İsa’yı çarmıha germek istediler. Fakat onu değil onun bir benzerini çarmıha gerdiler. Çünkü Allah onları şaşırtmış, onun yerine başkasını İsa sandırtmış ve asıl İsa’yı göğe çekmişti. Allah’ın mucizesi bu ya, İsa’ya da son anda yetişerek onu ölümden böyle kurtardı. Şu an Allah’ın yanında sağ olarak bekliyor ve kıyamete yakın dünyaya tekrar geri dönecektir.
Masal: (der ki) Bir varmış bir yokmuş… Zamanın birinde ölüleri dirilten, körleri iyileştiren, çamurdan kuş yapan, evinde kimin ne sakladığını bilen bir İsa peygamber varmış. Günlerden bir gün onu çarmıha germek istemişler. Havarileri ile otururken askerler onları yakalamış. Allah orda hemen yeni bir İsa yaratıvermiş. Onun yerine bunu yakalayıp asmışlar. Gerçek İsa’yı da Allah evin bacasından göğe çekmiş. Şu anda Tanrı’nın sağ yanında oturuyormuş. Kıyamete yakın dünyaya bulutların arasından süzülerek gelecek ve Şam’daki beyaz minareli camiye inecekmiş. Haç’ı kıracak, Deccal’i öldürecek ve zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracakmış. Cenab-ı Hak bizleri o güne eriştirsin… Ya, işte böyle evlat, İsa ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
Kıssa: (der ki) İsa, Allah’ın evine ticarethaneye, gerçek hayat dinini tapınak dinine çeviren bezirgan din adamlarına ve onların efendisi Bizans tiranlarına başkaldıran yiğit bir peygamberdi. Daima mesel ile konuşurdu. “Ey Tavus kuşu (Kudüs) senin civcivlerini (halkını) toplamak istedim ama beni sevmediler” derdi. Zulüm altında yaşamayı kaderleri bilen halkına “Uyanın! Size yepyeni bir gelecek çizeceğim (çamurdan bir kuş yapacağım) ve Allah’ın vahyine yüreklerinize üfleyeceğim ve onunla yepyeni bir hayata başlayacaksınız. Üzerinize serpilmişi ölü toprağını kaldıracak, Allah’ın ayetlerini körelmiş gözlere gösterecek, sağırlaşmış kulaklara dinleteceğim. Artık hiçbir şey gizli kalmayacak, bütün gerçekleri ortaya dökeceğim (evinizde biriktirdiklerinizi haber vereceğim). Ben şu engerek soyunun (tapınak taciri din adamlarının) sırtınıza yüklediği ağır yükleri kaldırmaya, vurulduğunuz zincirlerden sizleri kurtamaya geldim. Benden öncekilerin yolunu sürdürmeye, benden sonrakilerin müjdesini (bu davanın ilelebet süreceğini, bitmeyeceğini) haber vermeye geldim.” derdi. Fakat “engerek soyu” Bizansla işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…(Kaynak: Eliacik: Yasayan Kur’an)
Altinci misal : Yunus (as) kissasi
Yunus(as) kissasi kisaca soyledir: Yunus(as) gorevli oldugu Ninovayi terkedince bir sekilde gemiden atilmis ve kendisini buyuk bir baligin karninda bulmustur. Aslinda burhani dille okudugunuzda bu hadise mesuliyetini terkeden insanlarin yasadiklari ve her daim yasayacaklari bir vakiadir.
Zira o donemde Ortadogu devletlerinden herbirinin bir sembolu vardi.Mesela Misir; Boga, Hitit; Kus, Babil; Cin ve peri, Fenike; Ruzgar, Sebe; Karinca , Asur; Balik gibi sembollerle temsil ediliyordu.
Balik su tanrisi Enki’nin semboluydu. Devlet muhurlerinde ozellikle eski Babil muhurlerinde bulunuyordu.Hristiyan rahiplerinin hac simgesini boynunda tasidiklari gibi o donemdeki Asur devlet yoneticileride balik armasi tasiyorlardi. Dolayisiyla balik Asur medeniyetinin armasiydi ve Yunus(as) iste o medeniyete ait bir cezaevine girdi ve orada yillarca kaldi.
Yukarda Ihsan Eliacik’tan vahyin kissalarini dogal yollardan anlamaya yonelik misaller paylastim. Bunlarin hepsi tam olarak yukarda anlatildigi gibi harfi harfine olmamista olabilir. Ancak sunu biliyoruz ki vahiy tabiattan kopuk masal ve mucize kitabi degil insanliga fitri dersler veren bir Ilahi mesajidir. Dolayisiyla bu din knedi dogalligi icinde okunmasi gerekir.

Peygamberlere Iman ve Fitrilik
Imanin temel prensiplerinden biriside peygamberlere imandir. Peygamberler vahyin dilinde Allah’in once kulu sonra elcisidirler. Onlar Allah’in iclerine hulul ettigi insan-ustu yari tanrilar degil bilakis Allah’in once kulu sonra elcisidirler. Onlarda Ilahi ozellikler degil beseri ozellikler vardir.Onlarda her beser gibi inasi ihtiyaclarinin geregini yerine getirirler. Kur’an soyle der: “ De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin gibi bir beşerim; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor (Kehf:18:110) Ayettende anlasildigi gibi onlar beserdirler. Gaybi asla bilemezler. Kur’an soyle der: “De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar."(Neml:27:65) Vahyin dilinde onlar gucleri ve yetkileri sinirli fakat ahlaken temiz Rabbin elci tayin ettigi kimselerdir.
Birinci Misal: Allah bir beser icin yasalarini degistirmez
Allah resulu’nun oglu vefat etmisti ve ayni gun bolgede gunes tutulmasi yasandi. Bolgede insanlar bu iki olay arasinda baglanti kurarak gogun yas tuttugunu ifade eder tarzda dusunmeye basladilar. Allah resulu(sav) derhal hutbeye cikti ve Allah bir fani icin yasalarini degistirmez dedi.
Ikinci misal: Melek degil insan peygamber
Allah resulu(sav) tevhide insanlari davet ettiginde bazi kimseler : Allah bir insani mi peygamber tayin etti deyince vahiy soyle karsilik verdi : “De ki: Yeryüzünün sakinleri olarak orada melekler dolaşsaydı, o zaman Biz onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.” (Isra:17:95)
Ucuncu misal: Tu’me bin Ubeyrik’in Suclulugu noktasinda vahiy mudahale etti
Tu'me zirhli bir gömlek calmis yakalanacagini farkedince hirsizligi yahudiye atfetmistir...Mali calinan kisi Katade bin Numan yahudiyi sorgulamis ama sahitleri gömlegin Tu'me tarafindan birakildigini iddia etmislerdir.Olay Allah elcisine kadar gitmis ve Tu'me, peygamberimizi dahi Ikna etmeye kalkmistir...Alah resulu beser oldugu icin kimin suclu olup olmadigini anliyamamis ve olaya vahiy mudahale etmistir ve oanda ayet inmistir ''Biz sana bu kitabi Hak olarak indirdik ki insanlar arasinda Allahin sana indirdigine göre hüküm veresin.(Nisa:4:105)
Dorduncu Misal: Abese suresi ve Peygamber zelleleri
Abese Suresi (1-10) Muhammed (as) kissasi:
Abese suresi ise bizzat alemlerin efendisi’nin bir surcmesinden bahseder. Kendisinden bir seyler ogrenmek isteyen gozleri gormeyen bir sahabiye yonelik kucuk bir ilgisizlik onun Rabbi tarafindan uyarilmasina sebeb olur ve tefsir tarihine “Tazir ayetleri” olarak gecen Abese suresinin ilk on ayeti nazil olur. Alemlerin efendisi dahi bir surcmesinden dolayi Rabbi tarafindan tazir edilmistir.
Allah, es Settar ismiyle dileseydi tum bu mubarek insanlarin hatalarini ortebilir ve bunlari insanlarin bilgisine sunmazdi. Ancak Rabbimizin muradi insanligin mutlulugu oldugundan bu yasananlari insanligin idrakine sundu ki insanlar suca ve sucluya bakislarini tashih etsinler ve Allah resulu’nun o muhtesem beyani cercevesinde “Her insan hata yapar, ama hata yapanlarin en hayirlisi tovbe edenlerdir” sirrina mazhar olsunlar. Sayet vahiy, peygamberleri melekler gibi surcmekten soyutlasaydi peygamberlerin en onemli yonu olan model olma ozelliklerini yok etmis olurdu. O halde vahiy bize peygamberlerin cok mubarek kimseler oldugunu vurgularken onlarin hatadan munezzeh ve muberra olmadigini ve her insane gibi onlarinda surcmelerinin olabileceginin altini cizer.Zira hatadan munezzeh olmak ancak Allaha ait bir hususiyettir. Her insan hata yapar ama insanligin hayirlilari donus yapmasini yani tevbe etmesini bilenlerdir.
Kuran’in alti farkli yerinde peygamberlerin surcmelerinden bahseder. Dolayisiyla vahyin tanittigi peygamber oyle insan ustu varlik degil ahlaken ustun ama beser olan bir peygamberdir.
Besinci misal : Peygamberimizin namazda sasirmasi:
Allah resulu(sav) birgun namaz kilarken sasirmis ve sahabe “Namazla ilgili yeni hukum mu indi ? “ demislerdi. Bunun uzerine Allah resulu(sav) Bende beserim sizing unuttugunuz gibi bende unuturum “ dedi.
Bunun gibi daha onlarca misal verilebilir. Ancak bu misaller gsteriyor ki peygembelerde beseri valiklardir. Kur’an onlari mitolojik figurler gibi tanitmaz.

Ahirete Iman ve Fitrilik
Ahirete iman, Islam akidesinin temel prensiplerinden biridir. Yine fitratin ve aklin kendisi ahirete delildir. Said Nursi, ahiretin varligini nakli degi burhani vel akli yollarla ispat etmeye calisan bir kelamcidir. Ahiret dahi akli ve burhani olarak tavzih edilmeye musaittir.

Birinci delil: Fitrat yani insan tabiati ahirete deilidir. Onun icin eskiler kendini bilen Rabbini bilir demislerdir. Evet, kendini bilen hem Rabbini bilir hem ahireti. Birseyin tabiati, o sey ile ilgili bilgi verir. Kucuk bir kafese konumus bir kartali dusunun. Onun tabiatina bakarak dersiniz ki bu kartal bu kafes icin yaratilmamis. Bir kafese konmus ve bir asagi bir yukari giden aslana bakiniz anlarsiniz ki o aslan orasi icin yaratilmamis. Onun hakiki memleketi orasi degil. Insanda kendi ruhunu ve fitratini tanidigi zaman anlar ki, bu dunya onun hakiki menzili degil. Zira tipki o kartalin semada pervaz etmeyi arzuladigi ve o aslanin ormanlarda ozgurce dolasmak istedigi gibi insan ruhuda bu dunyada kalmak istemedigi gibi ebediyen varolmak ister. Insan kendisine sorsa yok olmak yani hic olmak istermisin? Fitratindaki katiyyen istemedigini haykiracak. Dolayisiyla insan kendisine yabancilasmazsa kesinlikle ahirete iman edecektir.
Ikinci delil: Selim olan akil ahirete delildir. Akil der ki; madem igne dahi ustasiz olmaz ve su kainat mukemmel tarzda yaratilmis oyleyse bu kainat bir kere daha yaratilabilir zira Allah’in bunu yapmaya bir kere gucu yetmisse bir kere daha bunu yapmaya gucu yetecektir. Bir cekirdegin icine koca bir agacin programini yerlestiren Allah, su dunya cekirdeginden de ahiret agacini var etmeye muktedirdir. Bu aelmde her sey tam tesekkul ve donanimli oldugu halde insan ondan tam anlamiyla istifade edemiyor. Demekki bu alem insanlarin mutemadiyen kaldiklari yer degil gecici olarak ugradiklari bir misafirhane. Dunyanin tabiati bunu ispat ediyor.Bu dunya olsa olsa bir sultanin misafirhanesine benziyor. Sayet bir sultanin misafirhanesi varsa mutlaka daimi bir memleketide vardir. Dunya hayatinin tabiati ve olum ve milyonlarin kisa bir hayattan sonra sevkiyati bizim boyle dusunmemizi gerektiriyor. Zaten kisacik bir hayat icin yapilan bu kadar masraf cok fazla. Demek ki akil vahid-I kiyasi yaparak ahiretin varligini ispat ediyor.
Ucuncu delil: Vicdan, lisan-I haliyle ahiret var der. Rahmet ve adalet selim bir vicdanin tecellisidir. Kainat bastan asagi rahmettir. Aldigin ve verdigin her nefes, yedigin her sey, yerde ve gokte hersey sana musahhar kilinmis. Oyleyse hersey rahmetiyle sana muamale ederken ve rahmet bu denli varligin ekseniyken yokluk ve hiclik bu rahmete mugayyir olur. Bir anne dusunun: Yavrusunu bebeklikten alip her tur ihtiyacini karsiliyor. Onun buyutuyor ve vebsliyor. Maddi ve manevi her tur ihtiyacina kosuyor. Sonra yavrusunu kendi elleriyle yok ediyor. Aynen oylede Rahim olan Allah insanlik ailesini bir annenin bebegine kiyasla milyar kere daha buyuk bir rahmet ile kusatir ve rahmetiyle muamele eder. Oyleyse bu onu yok etmek icin degil ona rahmet icindir.
Hem zalimler bu dunyada yapmis olduklari zulmun karsiligini alamadan gidiyorlar.Masumlar, masumiyetlerini ispat edemeden gocuyorlar. Kainat hic bir boslugu kaldirmazken boylesi ciddi bosluk elbette bir mahkeme-i kubrayi gerekli kiliyor.

Bunun gibi daha bir cok burhani delilleri siralamak mumkundur. Ancak ahiretin varligi dahi salt nakli delillerle degil akli ve burhani delillerle ispat edilebilmektedir.

Islam inancinda kader meselesi:
Kader meseleside icinden cikilmayacak bir mevzu degildir. Zira kader, Allah’in bir seyi takdir etmesidir. Insanin iradesinin kapsami alani icinde kalan noktalardaki kaderi insanin secmesidir. Insanin iradesinin kapsama alani disinda kalan noktalarda ise kaderi Allah’in kulli iradesidir. Birincisine static kader, ikincisine dinamik kader denir. Insanin erkek-bayan olarak var edilmesi static kaderin konusu yani Allah’in kulli iradeyle secmesidir. Insanin meslegini secmesi, yasadigi hayat tarzini secmesi ise dinamik kaderdir. Dolayisiyla buradada insanin akli baglamda anlayamayacagi bir nokta yoktur. Mesele gayet acik ve nettir. Insan irade eder ve Allah halk eder.

Islam’in karekteri insan Fitratidir:
Islam’in tum emir ve yasaklari insan tabiatina ve evrene uyum saglama cercevesindedir. Bunun icin, denge (vasat) Islam’in temel kavramlari arasindadir. Islam bir dusunce sistemi olarak zaten Aliya Izzetbegovic’in dedigi gibi dogal olmayan iki kutuplu dusunce sisteminin ortasinda muvazene unsuru bir durusa sahip bir inanc sistemidir. Bir tarafta Dogu’nun ruhban Hind ve Hristiyan felsefesi diger tarafta Bati’nin materialist ve paganist dusunce sistemi. Iste Islam, bu ikisinin ortasinda maddeyi manaya, profani kutsala, akli ruha baglayan insan dogasinin oteki sesi olan bir inanc sistemidir.

Bunun icindir ki kelime-i tevhid, Allahtan baska ilah yoktur ifadesi ateizm ile paganism arasinda ikisininde insan tabiatina aykiri oldugunu haykiran insan tabiatinin biricik sesisidir. Ateism tanri yok der paganism ise esyayi tanri yapar. Tevhid, tanri yok ama Allah var diyerek hem ateizm gibi gayri mumkin bir iddiaya reddiye ceker hemde esyaya tanrisallik veren ve insani esyanin karsisinda kul eden paganizmin makul disi sesini reddeder. Islam’in tum emir ve yasaklari iki seyi hedefler. 1) Insana haddini yani sinirlarini bildirmek 2) Insana kadrini yani kapasitesini bildirmek.
Islam’in tum yasaklari insanin yabancilasmasina sebebiyet verdigi icindir. Icki tum kotuluklerin annesidir zira insani hem kendine hemde cevresine yabancilastirir. Hirsizlik, yasaktir zira o da insanin tabiatina yabancilasmasidir.Adam oldurmek veya giybet etmek ve hakeza… Insan kendisine yabancilasmadan hic bir suc irtikap edemez. Es cinsellik yasaktir zira bu insan dogasina aykiridir. Islam’in karekteri insan dogasiyla paralellik arzeder. Ne ki fitridir o Islamidir ne ki fitrata terstir o Islamada terstir.

B) ISLAM TARIHINDE YARATICI TEKAMUL DUSUNCESI
Insan fitratinin en temel sualleri “Neciyim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum?” sorgulamalaridir. Bunlara varlik sorusu denir. Bu sorulara aklin, vicdanin,fitratin ve vahyin isiginda cevap aramak Islam epistemoljisinde kadim bir cabadir. Onun icin Farabi, “Medinetul Fazila” isimli eserine teoloji ve kozmoloji ile baslar. Akil insanin icindeki peygamber ve peygamber insanin disindaki akilsa ve akil ile vahiy arasindaki iliski goz ile isik arasindaki iliski gibiyse bu durumda vahyi okurken kozmolojiden, antropolojiden ve genetic disiplinin gozlem ve bulgularindan istifade ederek insanin varolus gercegine bakmak zaruridir.

Kur’an Nisa suresi’nin basinda, insanligin tek bir ozden geldigini vurgular. BununKur’an literaturundeki karsiligi nefs-i vahidedir. Dolayisiyla insanlik Kur’ana gore tek bir biyolojik ailenin uyesidir. Son genetic bulgulara goreyse insanin genetic benzerliginin % 98 ve farkliliginin %2 olmasi bu ayeti destekler mahiyettedir. Ahdi Atik ve Ahdi Cedit yine insanligin ozunun tek olduguna atif yapar. (Tevrat: Tekvin:3-4 , Incil, Matta: 19)
Insan kokenine iliskin aslinda uc temel gorusten bahsedilebilinir. 1) Materyalist teori 2) Yaratici gorus 3) Yaratici tekamul Dusuncesi. Yaratici Tekamul dusuncesi ise bu iki temel gorus arasinda orta bir cizgi mahiyeti tasir. Materyalist evrimcilere gore insanin Tanzanya ve Habesistan bolgesinde maymunun insanlastigini iddia ederler. Yaratici gorus ise Adem ve Havva’nin cennetten kovulduktan sonra Hindistan ve Orta Doguya dustugune inanirlar. Dolayisiyla Orta Dogu insanligin basladigi yerdir. Onun icin Adem ile Havva Muzdelifede bulusmuslar ve Kabeyi insa etmisler ve orasi insanligin baslangic yeri olarak Kabul edilmistir. Dolayisiyla haccetmenin teolojik anlam,i Allah’in sembolik evi olan Kabede insanla bir cesit bulusmasi oldugu gibi, haccetmenin antropoljik anlami insanligin turemis oldugu yere donus yapmasidir. Dolayisiyla koke ve oze donus yapmaktir. Bunun sosyolojik anlami insanligin ortak bi rata olan Adem’in ocaginda ilk hallerine donmesi ve esitlenerek bulusmasidir. Bunun kozmolojik anlami evrenin ozunun orasi oldugunu hatirlamaktir. Onun icin o kozmik gucun etrafinda donus sergilenir.
Insanlik maymundan mi turedi? Bu konuda Bozkurt Guvenc diyor ki aslinda evrimci gorusu savunanlar yanlis anlasilmistir. Evrim maymunla insan arasinda ata-torun iliskisi oldugunu degil yegen iliskisi oldugunu soyler. Dolayisiyla maymun insanin atasi degil her ikiside ortak bir atadan gelme evrim agacinin iki farkli dalidir.
Islam tarihinde “Yaratici Tekamul Dusuncesi”ni savunan bircok Islam alimi olmustur. Bunlardan bazilari, Cabir Bin Hayyan, Nazzam, Cahiz, Ibni Miskeveh,Biruni Ibni Sina, Fahrettin er Razi , Ibni Tufeyl, Ibni Nefis, Ibnu’l Heysem, Ibni Arabi, Mevlana,Nasiruddin Tusi,Kazvini,Molla Sadra,Kinalizade Ali Efendi,Erzurumlu Ibrahim Hakki,Seyyid Ahmed Han,Muhammed Abduh,Muhammed Ikbal, Mutahhari vb. Tabi yine Batili dusunce icinde yine Henry Bergson,Goethe,Lamarck gibi batili dusunur ve yazarlar farkli versiyonlariyla yaratici tekamul teorisini Kabul etmislerdir.
Cabir bin Hayyan: (815)
Cabir bin Hayyan der ki : Allah once anasir-i erbaayi yaratti. Dort temel unsuru yaratmaya muktedir olan Allahtir. Iste buna Ilahi yaratma denir. Ancak Cabir, olusumu uce ayirir. 1) Ilahi yaratma ( Kevn-Halk) 2) Suni olusum (Tevalud) 3) Kendiliginden olusum ( Tevellud)
Cabir’in teorsine gore Allah ‘halk’ (yaratici) ozelligiyle anasir-I erbaayi yaratimis sonra Ilahi mudahaleyle insanlik tevellud etmistir. Zaten insanin ontolojik ozu olan camur bu anlamda anasir-I erbaayi temsil eder.
Cabir bin Hayyan o kadar ileri gider ki ilerde suni olusum yoluyla birgun bitkilerin ve minerallerin ve hatta insanligin labaratuvarlarda uretilebilecegini soyler.
Nazzam : (845)
Nazzam bir nevi kozmoljik evrim diyebilecegimiz bir dusunceyi savunuyordu. Nazzam, bir turden digerine gecisi kesinlikle Kabul etmemekle beraber Kur’andaki bazi ayetlerden yola cikarak varolusu; KUMUN – BURUZ ve TECDID kavramlariyla acikliyordu.
Nazzam’in terminolojisinde KUMUN, ilk varlik cekirdegine kuvvet olarak gizlenen kozmik ozdu. Ilk varlik cekirdegi dolayisiyla KUMUN ve oradanda BURUZ tesekkul etti. Buruz, bariz olma yani ortaya cikma anlamindaydi.
Kozmik oz zamanla ortaya cikti ve boylece madde, yeryuzu,gokyuzu,hayat varlik sahnesinde vucud buldu.
Turler birbirine donusmez ancak yenilenir. Insan irklarinin olusumu iste boyle bir tecdidin sonucudur.

Câhiz (öl. 869): Kelamcı, antropolog ve zoolog… Cahiz, Kitabu’l-Heyavan adlı kitabında biyolojik evrimi açıkca savunmuştur. Ona göre evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici, hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır. Bu bakımdan evrimin gerçek sebebi Allah’tır. O, yaratılışı yaratıcı tekamül süreci olarak irade etmiştir. Türler kendi içlerinde taşıdıkları potansiyel kuvvet sebebiyle evrimleşmektedirler. Bu potansiyel kuvvet onlara Allah tarafından konulmuştur. Türlerin içindeki potansiyel kuvvet, fiziksel çevre, iklim şartları, hayat mücadelesi ve doğal seçilimin etkisiyle ortaya çıkmakta, yaratıcı tekamül birbiri ardı sıra türleri ortaya çıkarmaktadır.
Birûni (öl. 1061): Büyük ansiklopedik İslam filozofu… Jeo-kimyasal ve Jeo-biyolojik evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Biruni’ye göre evrenin tekevvünü Allah’ın öyle irade etmesi sonucunda jeo-kimyasal ve biyolojik bir evrimin sonucudur. Allah’ın ezeli planına göre evren, genel jeo-kimyasal evrimler geçirmektedir. Bu esnada, uygun şartlar oluştuğunda madenler ve canlı türler birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Her bir jeo-kimyasal zaman kendi türlerini ortaya çıkarmaktadır
İbn Miskeveyh (öl. 1030): İslam tarihinde ilk ahlak filozofu…Ona göre varlığın hiyerarşik mertebelenişi, ana hatlarıyla en aşağıdan başlamak üzere inorganik cisimler, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve melekler şeklindedir. Dolayısıyla basitten karmaşığa, inorganik olandan organizmaya, fiziki olandan metafizik olana doğru yükselen hiyerarşik bir yapı söz konusudur. Her mertebe ayrıca kendi içinde çok sayıda katmanlara ayrılmaktadır.

İbni Tufeyl (öl. 1185): ve İbni Nefis’in (öl. 689/1288) aynı adlı romanları Hay bin Yakzan ise insanın menşei hakkında tabiatçı bir teoriyi savunmaktaydı. Her iki romanda da tabiatın çocuğu olarak, annesiz-babasız, toprak ve çamurdan kimyevi/biyolojik tepkimelerle canlı haline gelen Hay bin Yakzan aslında Adem’in yaratılışını anlatmaktadır.

İbni Haldun (öl. 1406): Tarihçi, siyasi filozof ve sosyolog… İbni Haldun Mukaddimesi’nde açıkça “Hurma ve üzüm ağacı sedef ve salyangoza, maymun insana, insan meleğe insilah edebilir” görüşünü savunmaktadır. Burada “insilah” kelimesi daha iyiye geçme, tekamül, transformasyon, dönüşüm, reform, değişim vb. anlamlara geliyor.

Yaratici Tekamul Dusuncesi ve Varlik Nasil Olustu Konusu

Varlik nasil olustu konusuna Yaratilisci ve Evrimci dusunceyi ortak noktada butunlestiren“ Yaratici Tekamul” dusuncesidir. Materyalist Evrimciler yaraticiyi dislarken yaratilisci gorus tabiati gormezlikten gelir. Yaratici Tekamul yaklasimi ise tekamul yasasinin esyanin icine Ilahi bir mudahale ile konmus olabilecegini kabul etmektir.
Birunide gordugumuz gibi her bir jeo ekolojik zaman diliminde tabiatin bunyesinden canli-cansiz yeni turler tesekkul eder. Son jeo-ekolojik zaman bundan 10-12 bin yil once yasanmistir. Ibni Haldun’un ifadesiyle sular kuzeye cekilince Henry Bergson’un benzetmesiyle bir havai fisekten bin turlue yeni rengin cikmasi gibi, Ibni Tufeyle ve Ibni Nefsin “Hay bin Yekzan” isimli romaninda oldugu gibi tabiatin bagrindan bir canlinin cikmasi gibi Ademde topragin bagrindan cikmistir. Topragin rahminde, su ve hava karisimiyla ve gunesin isigiyla camur mayalandi ve Ilahi kudretin eliyle sekillendirilerek Allah’in Hay ismi tecelli etti.
Topragin rahminde kimyevi bir tepkimeye giren canliligi saglayan CO2 (karbondioksit), NH2 (Amonyak) ve Su (H2O) maddeleri cinsiyeti henuz belli olmayan insan embriyosunu (nefsi vahide) meydana getirdi. Daha sonra yumurta ikizi bolunmesiyle topragin bagrindan bir cins insan dogdu. Iste bu cift insane Adem ve Havva denildi.
Dolayisiyla Ilahi irade disardan degil icerden bir kuvvetle inkisaf etti. Ilahi irade yani Allah’in Hayy sifati maddenin potansiyel kuvvetinde tecelli etti ve bu tecelli hayata donustu. Varliga yayilan Allah’in Hayy sifati ile madde hareketlendi.

Bundan sonra ne oluyor ? Bugunku tum veriler ilk insanin ciktigi yerle ilgili uc antropolojik gorus serdederler.

1) Hindistandaki Serendip adasi, burada Ademe ait oldugu iddia edilen ayak izi ziyarete aciktir.
2) Tanzanya ve Habesistan : Materyalist evrimciler bu bolgelerde fosil bulduklarini iddia ederler.
3) Mekke ve Cidde : Taberi gibi kaynaklarda ise Adem’in Hinde, Havva’nin ise Mekke veya Cidde’ye dustugunu soyleyen gorus vardir.

Dolayisiyla bu uc bolgede birbirine yakin bolgelerdir.

Adem’in tek bir kisi mi yoksa binlerce Adem’in mi topraktan cikarildigi meselesi ise Islam tarihinde tartisilmistir. Islam dusunce tarihinde Ibni Babeyh el Kummi, Fahreddin er Razi, Ibni Arabi, Muhammaed Abduh gibi isimler binlerce Adem meselsini tartismislardir. Tek bir havai fisekten binlerce rengin cikmasi gibi yada peynirin icinde yuzlerce kurtcugun olusmasi gibi insanlik varlik sahnesine cikmistir.

Kur’anda Adem’in obur dunyadan geldigine dair herhangi bir pasaj yok. Imam Maturidi, bu bahcenin bu dunyada oldugunu kabul etmekle beraber bunun yerinin tespit edilmesinin guc oldugunu ifade eder. (Te’vilatu Ehlus Sunnah) Tevratta, Tekvin bolumunde 2: 2-14 bolumunde Adem’in kastedilidgi bahcenin obur dunyada degil bu dunyada oldugu ifade edilir.

Ebul Kasim el Belhi, Ebu Muslim el Isfahani gibi mutezile alimleri ve bircok ehli sunnet alimide Adem’in diger dunyadan dustugunu degil bu dunyada yaratildigini kabul eder.

Kur’an Ayetleri Isiginda Yaratici Tekamul Dusuncesi
Kur’an’in bir cok yerinde insanin neden yaratildigi konusunda degisik ifadeler kullanilir.
Turab (Toprak), Salsal (Pismis camur) , Hamei mesnun ( Sekillenmis Camur), Tin (Camur) , Ma (Su), (Alaq) Kan pihtisi, Nutfe (Sperm) gibi kavramlar insanin yaradilisiyle ilgili olarak kullanilir.
Buradan yola cikarak denir ki insan tabiatin bagrindan cikmistir. Dolayisiyla insan anasir- erbaanin (hava,su,toprak ve ates) bir birlesimidir. Kur’anda bunu destekleyen bazi ayetler gosterebilmek mumkundur.

Insanlar cogu kez su ayetin tekamul yasasina ters oldugunu soylerler.
1)Bedîus semâvâti vel ard(ardı), ve izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).(Bakara 2:117)
Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan Bedî, O'dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi ona sadece "Ol'" der. Artık o, oluverir. (Bakara:2:117)
Burada vahyin ifade ettigi ‘kun’ emri sozlu bir ifade degil fiili bir ifadedir. Yani Allah bir seye ol demesi onun olus surecini baslatmasidir. Ki hemen oncesinde zaten “Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan Bedî, O'dur” deniyor. Ancak biz baska ayetlerden biliyoruz ki Allah yerleri ve gokleri alti asamada yaratmistir. Demek ki Allah bir seyi yaradilis kanununa gore var ediyor. Demek ki tekamul yasasi esyanin tabiatinda vardir.
2) Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne). ( Bakara : 2:30)
Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz." Allah şöyle dedi: "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim."(Bakara 2:30)
Bu ayette “innî câilun fîl ardı halîfeh” ‘ Bir halife atayacagim’ deniyor ‘Bir halife yaratacagim’ degil.
Bu ayette genel olarak su soru sorulur : Melekler insanlarin bozgunculuk yapacagini nerden biliyorlardi?
Onun icin burada ‘ce’ale’ fiiliyle ‘halaka’ fiili arasindaki farktan bahsetmemiz gerekiyor.
Mesela su iki ayetle aciklayacak olursak : 1) ‘Ve halaknakum ezvace’ Bi sizi ciftler olarak yarattik. 2) Ve ce’alne leyle libase ‘ Geceyi ortu kildik’
Dolayisiyla bir seyin cevherinin yaratilmasi ile ilgili Kur’an, ‘ha-la-ka’ fiilini kullanirken birseyin arazi ile ilgili ‘ce’ale’ fiilini kullaniyor. Ilk orjinali yaratacaginda halaka sonraki arazin olusumunda ce’ale fiilini kullaniyor. Dolayisiyla burada insan yaratilmis ve yaratilan insandan yola cikarak onun bozgunculuk yapacagini melekler dusunuyor. Ancak kendisine hilafet ve sorumluluk verildiginde insan “Insan” suresinde ifade edildigi gibi anilmaya deger bir varlik degilken, anilmaya deger bir varlik olarak varlik sahnesinde ozne olabiliyor.
3)Hel etâ alel insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ(mezkûren).
Insan uzerinden, daha kendisi anilmaya deger bir sey degilken uzun bir sure gecti ? (76:1)
Insana henuz ruh uflenmemisti veya insan tam olarak tesekkul etmemisti veya insan isim verme kabiliyetine sahip degildi veya insan henuz halife degildi ve dolayisiyla insan henuz anilmaya deger degildi.

4) Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ(nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm(erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ(rakîben). (Nisa:4:1)

Ey insanlar! Sizi bir tek can(lı)dan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Kendisi adına birbirinizden (haklarınızı) talep ettiğiniz Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyun ve bu akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah, üzerinizde daimi bir gözetleyicidir.

Ayete bakildiginda a) Tek bir ozden yaratilma b) Ayni ozden eslerin yaratilmasi c) Sonra (besse minhuma ricalen ve kesiren) bir cok erkek ve kadin turedi. Zira ‘besse’ turemek demektir. Dolayisiyla once ‘nefsi vahide’ yaratiliyor sonra ondan yumurta ikizinin bolunmesi o nefsi vahideden iki farkli kutup ve daha sonra oradan bir cok kadin ve erkek turuyor.

6)Ve lekad alimtumullezîne’tedev minkum fîs sebti fe kulnâ lehum kûnû kıradeten hâsiîn(hasiîne). (Bakara:2:65)

Yemin olsun, içinizden Cumartesi gününde azgınlık yapanları siz bilirsiniz. Onlara şöyle dedik: "Aşağılık maymunlar olun." (Bakara:2:65)

Buradaki ‘kiradeten hasiin’ ifadesini Ibni Abbas literal alir ve o insanlar gercekten Allah’in bir cezasina carptirilmislar ve maymus olmuslardir der. Onun talebesi olan Mucahid ise bu ayetin mecazi bir vurgu tasidigini soyler. Mucahid’in gorusu daha makul de olsa sayet tercuman-I Kur’an olan Ibni Abbasin bu konudaki gorusu isabetliyse kisa bir zamanda Allah’in gazabinin neticesi olarak boyle bir sey gerceklesiyorsa uzun yillar boyunca boyle bir degisimin olusmasinin muhtemel olabilecegini soyleyebiliriz diyenler olmustur. Benim sahsi kanaatim Mucahid’in gorusu istikametinde olsada Yaratici Tekamul Dusuncesini savunanlarin missal olarak verdikleri ayetin Ibni Kesirde gectigi uzere Ibni Abbas tarafindan ifade edildigini paylasmak istedim.

7) Vallahu embetekum minel ardi nebate” (Kuskusuz Allah size yeredn bir bitki olarak bitirdi) (Nuh:71:17)
Yine bu ayet ise insanin ilk yaratililsindaki elementer kokenine atiftir.

Son soz: Islam, evrimi degil taassubu ve on yargiyi curutur. Varolus, Ilahi mudahaleden bagimsiz degerlendirilmedigi takdirde esyanin icindeki tekamul yasasi Islam bilgi sisteminin yabanci oldugu bir mevzu degildir. Allah’in mudahil oldugu evrimi tarihte oldugu gibi bugunde savunan musluman din alimleri olmustur ve olacaktir. Evrimin ispati Islam dunyasinin degil Hristiyan bilgi siteminin sorunu olur. Zira bu durumda tanrinin ozu sorgulanir. “Yaratici Tekamul yada Yaratilisci Evrim” diyebilecegimiz bu bakis acisi aslinda Tanriyi yadsiyan materyalizm ifrati ile tabiat yasalarini gormezden gelen Yaratilisci teorinin tefrit bakisi arasinda denge keyfiyeti tasir. Akil ile dini , mabed ile labaratuvari birlestirmesi ve tevhidi bakisin icsellesmesi acisindan muhimdir.
Kaynakca:

1) Yunan Felsefe Tarihi 1: Sokrates Öncesi İlk Filozoflar ve Pythagorasçılar,Akca Ergun, Kabalci Yayinevi)
2) Islam between East and West : Alija Izzetbogovic ,American Trust Publications
3) The Cambridge Dictionary of Philosophy : Robert Audi, Cambridge Press,1999
4) Creative Evolution, Henri Bergson,Barnes Noble, 2005, New York
5) Adalet Devleti , Ihsan Eliacik, Insa Yayinlari,2011,Istanbul

6) Islam between East and West : Alija Izzetbogovic ,American Trust Publications
7) Hayatin Yeniden Insasi icin : Mustafa Islamoglu, Denge Yayinevi,
8) İslam'da Evrimci Yaratılış Teorisi, Mehmet Bayraktar, Kitabiyat Yayinlari
9) Yasayan Kur’an, Ihsan Eliacik, Insa Yayinlari, 2006
10) Kur’anda Sembolik Dil, Omer Faruk Yavuz, Ankara Okulu Yayinlari,2006
11) Mukaddime, Ibni Haldun, Cev: Suleyman Uludag , Dergah Yayinlari,2004
12) İslam'ın Yenilikçileri, İslam Düşünce Tarihinde Yenilik Arayışları , Ihsan Eliacik,Med Cezir Yayinlari,2002
13) Hayat Kitabı Kur’ân, Mustafa Islamoglu, Dusun Yayincilik, 2011See More
 Bilgin Erdoğan
 

RUM 30 MUSTAFA İSLAMOĞLU



30-) Feekım vecheke liddiyni haniyfa* fıtratAllâhilletiy fetaren Nase aleyha* lâ tebdiyle li halkıllâh* zâliked diynül kayyimü, ve lâkinne ekseranNasi lâ ya’lemun;

 Feekım vecheke liddiyni haniyfa artık sen varlığını her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle doğru ve asıl dine çevir.
Ekım vechek; harfiyen yüzünü çevir manasına gelmekle birlikte yüz zatın varlığın aynası olduğu için varlığını çevir anlamına ulaşıyoruz. İstikametül vech ile ikametüs sâlâh arasında bir bağlantı olsa gerek. Varlığı doğrultmak, insanın varlığına istikamet vermek. İnsanın varlığının istikametini doğru yöne çevirmek.
Burada insanın fıtratına doğru yönelmesini, yaratılıştan taşıdığı güzel eğilimleri ortaya çıkarmasını, Allah’ın kendisine nakşettiği potansiyeli gün yüzüne çıkarmasını bir yöneliş, varlığı istikamete yöneltmek, varlığa istikamet vermek olarak niteleyebiliriz. Ki devamında bu daha da açıklanacak.
fıtratAllâhilletiy fetaren Nase aleyha Allah’ın, insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrattan yana çevir varlığını.
Evet, asıl burada anahtar kavram fıtrat. 
Bu form ile Kur’an da kullanıldığı yer burası. Yarmak ortaya çıkarmak, var etmek, yaratmak gibi anlamlara gelen “fatr” kökünden türetilmiş. FıtraAllah; Allah’ın yarattığı öz, nakşettiği temel. Bunu Kur’an da ki bir başka ifade ile örtüştürebiliriz sıbğatAllah Allah’ın boyası ve men ahsenu minallâhi sıbga, (Bakara/138) Allah’tan daha güzel boyası olan kimdir. Yani Allah’tan daha güzel kim güzel boya vurabilir, kim boyayabilir.
Allah’ın nakşettiği fıtrat, Allah’ın vurduğu boyadır. İnsan özünde bu boya ile doğar. Çünkü bir amaca mebni olarak yaratılmıştır, amaçsız değildir. İnsan yaratılış amacını yer yüzünde gerçekleştirmek için, -ki bu amaç tevhid ve adalettir- kendini gerçekleştirmesi lazımdır. Amacını gerçekleştirmek için kendini gerçekleştirmek zorundadır. Kendini gerçekleştirmek öncelikle kendine yönelmek, kendini bulmak, kendini bilmekle olur. Çünkü insan halifedir. Yer yüzünde hayatın inşasıyla görevlidir. Bu inşanın 2 unsuru vardır.
1 – Alt yapı,
2 – Üst yapı.
Bu inşanın 1. unsuru olan alt yapı var olandır. Yani insanla birlikte yaratılmış olandır. İnsanın özünde var olandır. Sonradan gelen bir şey değil, önceden verilmiş olan bir şeydir. İşte ona Kur’an “fıtrat” diyor. Vahiy ona fıtrat adını veriyor.

Fıtrat; iyiye meyil diye çevirebiliriz. İnsanın yaratılıştan iyiye meyyal, güzel olana eğilimli. Doğru, Hakk ve yararlı olana eğilimli oluş özelliği diyebiliriz. Yani insan Pavlus Hıristiyanlığının dediği gibi doğuştan günahkar değil. İnsan doğuştan kötü değil, kusurlu değil. Aksine doğuştan iyi, iyiye meyyal, iyiye eğilimli, Allah’ı tanımaya ve bilmeye yatkın. Bunun için gerekli olan donanımlarla donatılmış. O nedenle biz fıtratı insanın iyiye, hakka, hayra, doğruya güzele yararlıya olan yaratılıştan getirdiği eğilim olarak anlayabiliriz.
Fakat insan sonradan bozulabilir, sonradan yamulabilir, sonradan bu iyi özün üzerini örtebilir. Bu iyi temelin üzeri, -ki alt yapı demiştik- örtülürse buna vahit; Küfür diyor. Küfür örtmektir zaten. Küfür insanın fıtratının üzerini kapatmaktır. İnsanın fıtratı bir vicdan inşasına elverişlidir. Bu inşayı kim gerçekleştirir, kim gerçekleştirebilir? Elbette alt yapıyı kim kurmuşsa insanın fıtratında en iyi vicdanı da o yaratır. O gerçekleştir. Yani O Allah’tır.
Dolayısıyla üst yapıda O’na ait olmalıdır. Biz o üst yapıta din diyoruz. Din üst yapısı fıtrat alt yapısıyla uyumlu olursa insan kendi kendisiyle barışık, tanışık, bilişik olur. Kendi kendisine yabancılaşmaktan korunur. Kendi kendini gerçekleştirir, kendini bilir dolayısıyla rabbini bilir, sorumluluğunu idrak eder ve yerine getirmeye çalışır. Bu da insanın ebedi mutluluğunun garantisidir. Böyle bir başlangıç, işte böyle bir sonucu getirir.
Ama böyle değil de alt yapıya uygun olmayan bir üst yapı, bir din, yani din insanın kendisini kalıbına soktuğu herhangi bir inanç sistemi olabilir. Hayat tarzı haline getirdiği her inanç ve düşünce sistemi, insanda dinin fonksiyonunu üstlenmeye başlar. Dolayısıyla din Hakk olmazsa batıl olur. Batıl olursa üst yapı alt yapı ile çakışmaz, çatışır. Bu çatışma insanın iç dünyasına yansır. Üst yapıyı bir somun, alt yapıyı da bir cıvataya benzetirsek, somunun dişlisiyle cıvatanın dişlisi ters gelir. Bundan her ikisi de zarar görür. Yanlış somun doğru cıvatayı da yalama edecektir, ya da bozacaktır. İşte ayetin devamında da zaten bu uyarıyı görüyoruz. Ama devamına geçmeden önce biz fıtratı, Allah’ın; insanın özüne nakşettiği o temel oluşuma Resulallah’ın getirdiği yaklaşımı da zikrediverelim.
- Küllu mevlûdin yu’ledu alel fıtrat. Her doğan fıtrat üzere doğar diyor efendimiz. Fe ebehu o tertemiz doğan çocuğu baba ve annesi yu hevvidanihi ve yunassiranihi ve yumaccüsanihi ya Yahudileştirir, ya Hıristiyanlaştırır, ya Mecusileştirir.
Bu aslında tüm inançların özü olan tevhidin daha sonradan saptırılma biçiminin bir birey üzerinde gerçekleştirilmesidir. Yani bireysel bir tezahürüdür. Nasıl ki bir İslam peygamberi olan Hz. Musa’ya gelen İslam vahyi saptırıldıktan sonra Yahudileşme oluşmuş, bir İslam peygamberi olan Hz. İsa’ya gelen İslam vahyi saptırıldıktan sonra Hıristiyanlaşma oluşmuşsa, işte bir İslam insanı olan ve özünde fıtrat olarak, Müslüman olarak yaratılan. Yani bu ne demektir; Tertemiz, pırıl pırıl, işlemeye elverişli, karalanmamış bir fıtratla yaratılan insanın kötü ellerde bozdurulması, yamultulması, saptırılması sonucunda tıpkı temiz inançların daha sonradan tahrif edilmesi gibi temiz fıtratlar da daha sonradan tahrif edilebilmektedir.
İşte buna vahiy küfür, şirk ilha caht, fısk, nifak, fücur vs. gibi farklı katmanları olan farklı anlamlar verir. Devam edelim;
 1
lâ tebdiyle li halkıllâh bu ibareyi bir üsttekiyle birlikte anlamak lazım. Onun için ona bağlıyorum ta.. ki (ona bağlamamız gerekiyor) Taa..! ki Allah’ın yarattığında olumsuz bir değişme olmasın. Yani Allah’ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrattan yana varlığını çevir, taa ki Allah’ın yarattığında bir değişme, bir bozulma, bir çözülme, bir çürüme olmasın.
 2
Bu ibareyi birkaç şekilde de çevirebiliriz, ya da Allah’ın yaratışı değiştirilemez şeklinde de anlayabiliriz. Bu tebdil kelimesinin etimolojisinden çıkan bir anlam. Tağyir; bir şeyin vasfını değiştirmek, tebdil; bir şeyi özü ile,bir başka şey yerine getirerek değiştirmektir. Yani Allah’ın yaratışı değiştirilemez manasını anlarsak eğer, tebdil’in kelime köküne vararak o zaman fıtrat bir başka şeyle değiştirilemez, ancak ne olur? Üzeri örtülür. Yani Allah’ın boyasının üzerine sentetik boya çekilir.
 3
Ya da bu ibareyi 3. şekilde daha tercüme edebiliriz; Allah’ın yarattığında bir değişikliğe gitmeyin. Bu da nehiydir. Yani bir şeyi yapma emri. İnşai olarak ta, ihbari olarak ta bu ibareyi çevirebiliriz. Taberi ve Zemahşeri bu son şekli ile anlamışlar bu ibareyi. Ama değerli dostlar biz tebdil’in, tağyirden farkını göz önüne alarak, yani bir şeyin sıfatını değiştirmek değil, bir şeyin özünü değiştirmek manasını öne alarak ve değiştirilemez şeklinde tercüme ederek. Peki burada yasaklanan ne? Yasaklanan fıtratın üzerinin örtülmesi. İşte buna dikkat çekiyor ayet. Allah’ın insanın özüne nakşettiği o temiz fıtratın üzerini örtmek. Onun üzerine sentetik herhangi bir boya sürmek.
Allah’ın nakşettiği fıtrat, kanaryanın sarısına benzer. Öyle değil mi. Gülün kırmızısına benzer. Eğer gülün kırmızısını yok edeyim derseniz, gülü yok edersiniz. Kanaryanın sarısını siz kazıyarak, tiner dökerek çıkaramazsınız çünkü o onun doğal rengidir. Yaratılıştan getirdiği renktir. Fakat sahte bir boya ile boyayabilirsiniz üzerini.
Nitekim insan da böyle. elinize alabilirsiniz bir insanı, anne baba olarak yaratıldığı fıtratın aksi istikamette üzerine kalın bir astar çekersiniz. Çok kalın bir astar. Onun üzerine sizin devamınız olarak ilk öğretimde birileri eline alır bir kat yağlı boya çeker. Onun üzerine orta öğretimde 2 kat daha çekerler, Onun üzerine yüksek öğrenimde bir vernik sürerler. Onun üzerine daha başkaları bir koruyucu sürerler, bakarsınız bir güneş gördüğünde, hatta bazen bir sabah ezanıyla 30 yılda saptırılan ana boyasının üzeri sürekli boyanıp asli boyasını kaybetsin diye çaba gösterilen bu insan bir sabah ezanında, 30 saniyede ana boyasını keşfediverir. Çatlayıverir o sentetik boya.
Bakarsınız Kur’an ı eline alır, vahiyle yüz yüze gelir, o sentetik boya birden bire kavlayıp dökülüverir. O 30 yıllık saptırma girişimi boşa çıkar, altından ana renk tüm canlılığıyla Allah’ın yarattığı fıtrat o pırıl pırıl öz çıkıverir ve tanıyamazsınız. Onu, saptırdığı anne babası da tanıyamaz kendisini saptıran. Kendisini saptıran öğretmeni de tanıyamaz. Benim sürdüğüm boya nereye gitti der. Fakat Allah’ın boyası çıkmıştır ortaya. Allah’ın boyası, sıbğatallah, Allah’ın boyası ve men ahsenu minallâhi sıbga. (Bakara/138) Allah’tan daha güzel kim boyayabilir. Kimin boyası olur ki.
İşte dostlar Müslüman olmak, bir yere gitmek değildir. Müslüman olmak kendine gelmektir. Müslüman olan birine falancalara, feşmekancılara, ya da bize hoş geldin demeyin. Kendine hoş geldin deyin. Müslüman olan herkes aslında unuttuğu, uzaklaştığı örttüğü vicdanına geri dönmüştür. Ve Müslüman olma süreci, kendinde olma sürecidir. Ve İslam’dan uzaklaşma süreci aslında otomatikman kendinden uzaklaşma sürecidir. O nedenle bizi özümüzde, yamuk olarak değil, fıtrat üzere yaratan Allah’a nasıl şükredelim, nasıl hamd edelim. En iyisi sonsuzca hamdolsun diyelim.
Sapma arızidir dostlar. Fıtrat tabii dir. Hiçbir arızi, tabiinin yerini tutamaz. Fıtrat doğaldır, sapma sanaldır, ya da sentetiktir. Onun içindir ki sentetik sapmalar yıllar yılı ağırlaştırılarak sürdürülse de insan eğer hidayetin kapısını vurmayı bilirse, bakıyorsunuz bir anda sıkı sıkı kapatılan kapıların arasından sızan ışığı görüyor, o ışığın arkasına tüm varlığıyla düşüyor. Çünkü o ışığın aslında içinden gelen ışıkla aynı olduğunu biliyor. O ışığa hasret olduğunu biliyor. Bu hasret aslında belli bir süre bastırılabiliyor. Saptırıcı etkilerle, farklı sinyallerle insanın fıtratının yayınladığı bu çığlık bastırılabiliyor. Küfür örtüsüyle örtülebiliyor, isyan örtüsüyle örtülebiliyor. Tuğyan örtüsüyle örtülebiliyor. Bu örtü bazen çok kalın olabiliyor. Fakat eğer insan kendine yönelme, kendine dönme, özüne dönme konusunda irade sergilerse, bu perde ne kadar kalın olursa olsun onu yırtabiliyor. Bu yırtmada elbette Allah’ın yardımı, hidayet şeklinde tezahür eden Allah’ın yardımı çok büyük bir fonksiyon icra ediyor. Ama bu yardımın ulaşması içinde insanın böyle bir irade sergilemesi gerekiyor. Eğer bu iradeyi sergilerse insan kendisiyle bilişiyor, buluşuyor, tanışıyor, barışıyor, sarısıyor.
Yemek yeme fıtrıdir mesela. Allah yaratılıştan insanın fıtratına yemek yemeyi koymuştur. Çünkü yaşaması için bu gerekli. Fakat bunun saptırılması nasıl olur? Şöyle olur; insana verilen yemek yeme fıtri güdüsü saptırılırsa insan kendisini yaşatacak şey yemek terine, kendisini öldürecek zehir içer. Yemek yeme fıtri güdüsünü tam aksi bir istikamette kullanır amacının tersine kullanır. Fıtratın üzerinin örtülmesi de budur işte. İnsanın özüne Allah’ın nakşettiği fıtrat, aslında doğru bire biçimde kullanıldığında insana doğru istikameti verir. Ve vahiyle buluştuğunda bu alt yapı üst yapı ile tamamlanır ve mutluluğun adresi bulunur.
Ama saptırıldığında tıpkı yemek yeme fıtri güdüsünün saptırıldığında insanı yaşatan bir sonuç vermekten çıkıp, insanı öldüren bir sonuç, ölüme sürükleyen bir sonuç verdiği gibi fıtratta eğer amacından saptırılırsa insanı mutlu eden bir sonuç yerine mutsuz eden, bahtsız eden, bedbaht eden bir sonuca götürür.
zâliked diynül kayyim işte doğru dinin amacı budur.
Evet değerli dostlar, fıtratı izah eden ayet devamında ki cümlede doğru din budur dedi. Demek ki doğru din aslında fıtri olandır. Peki yanlış din nedir? Fıtri olmayan, insanın yaratılıştan getirdiği doğasına aykırı olan. Bu manada doğal olmayan yönelişler aynı zamanda doğru olmayan din çerçevesinde değerlendirilir. O nedenle Müslüman olmak aslında doğasına dönmektir. Müslüman olmak aslında özüne dönmektir. Müslüman olmak aslında yaratılışıyla buluşmaktır, amacıyla buluşmaktır. zâliked diynül kayyim doğru dinin amacı budur işte.
Buradan şu da anlaşılır, insana gönderilen vahiylerin amacı insanı bir yere götürmek değil, insanı kendine getirmek, insanı kendinde inşa etmektir. 
İnsanı kendisi ile buluşturmak ve biliştirmektir. 
 İnsanı kendisiyle tanıştırmaktır. 
O nedenle vahiy üst yapısı fıtrat alt yapısıyla buluşunca tohumla buluşmuş toprak gibi sevinir. Dalla buluşmuş yaprak gibi sevinir. Etle buluşmuş tırnak gibi sevinir. Bunlar birbirlerinden ayrıldığında ikisi de fonksiyonunu kaybeder, üzülür.
ve lâkinne ekseranNasi lâ ya’lemun ve fakat insanların çoğu bunu bilmezler. Neyi bilmezler? Elbette İslam’ın fıtrat alt yapısının en uygun üst yapısı olduğunu bilmezler.
İnsan kendine yabancılaşmamak istiyorsa fıtratına dönmek zorundadır. Bunu bilmezler. Dahası her insanın asli boyası Allah’ın boyasıdır. Çevresel faktörler onun üzerini kapatır. Fakat ne kadar kapatırsa kapatsın yine de asıl boya altında durmaktadır. Fakat  boyaya ulaşmayı bilmezler. Bir türlü sıyıramazlar sentetik boyayı. Bilmezler kendilerine vurulan sahte boyaların kendilerine yakışmadığını bilmezler. Onların hiç birinin doğal boyalarıyla boy ölçüşemeyeceğini bilmezler. Bilenlerse sahte boyaları tamamen atarlar ve asli boyasına dönerler.

31-) Müniybiyne ileyHİ vettekuHU ve ekıymus Salâte ve lâ tekûnu minel müşrikiyn;

Müniybiyne ileyHİ vettekuH yalnız O’na yönelin ve O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Demek ki bir üstteki “bilmezler” ifadesinden sonra, eğer bilmek istiyorsanız bileceğiniz kapı O’nun kapısıdır, o halde yamuk yönlerden, yanlış yönlerden vazgeçerek O’na yönelin ve O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Sırrı burada bu işin. Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan fıtratını yitirmez. Özü ile barışık, tanışık ve bilişik olur. Özü ile barışık olan tabiatla barışık olur, Allah ile barışık olur, çevresiyle barışık olur, insanlarla barışık olur. Yani barışın iki ayaklı simgesi olur. İşte bu da İslam’dır. Sin dir barış, selamettir kurtuluş, teslimiyettir adanış.
ve ekıymus Salâte ve lâ tekûnu minel müşrikiyn ibadetle duanızın istikametini doğrultun namazı da bu istikametin bir simgesine dönüştürün. Yani namazı hayatınızın orta direğini doğru yere kurun, yatık tutmayın. Hayatınızın çadırının ortasına dikin onu. Doğru yere kurun ki hayatınız ibadete dönüşsün. ve lâ tekûnu minel müşrikiyn asla O’ndan başkasına ilahlık atfedenlerden, yakıştıranlardan olmayın. O’ndan başkasına ilahlık yakıştırmak fıtrattan seni uzaklaştırır. Yani fonksiyonunu unutan kimse O’ndan başkasına ilahlık yakıştırır. Eğer sorumsuzsan bunu yaparsın. Sorumlu davranırsan bunu yapamazsın, çünkü haddini bilirsin. Haddini bilmek kendini bilmektir. Kendini bilmek fıtratını bulmaktır, fıtratını bulanlar kendini bilir, kendini bilen haddini bilir, haddini bilen Allah karşısında ki acziyet ve yetersizliğini bilir, Allah’ın sınırsızlığını bilir, mutlaklığını bilir. Bunu bilen de kendi tanrısını kendisi atamaya, ya da tanrısının yetkisini belirlemeye kalkmaz. Bilir ki tapılmaya layık senin kendi üzerinde tasarruf yaptığın değil, O’nun senin üzerinde tasarruf yaptığı varlıktır. Onun içinde teslimiyet esastır. İşte şirk bunun tam tersidir.

32-) Minelleziyne ferraku diynehüm ve kânu şiye’a* küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun;

Minelleziyne ferraku diynehüm ve kânu şiye’an bir de şunlardan olmayın ki onlar inanç birliğini bozdular da birbirine karşı taraftarlar haline geldiler. küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun artık her bir hizip kendi elinde ki parça ile övünüp duruyor.
Nedir ayetin izah ettiği şey; İnanç birliğini bozan ferraku diynehüm kendi inanç bütünlüklerini bozmuşlar. ve kânu şiye’an taraftarlar haline gelmişler ve bunun devamı olarakta her grup, her hizip kendi elinde ki hakikatin parçasıyla övünmeye başlamış. Yani olay şu; Önce hakikat bir bütün olarak verilmiş. Bütün olan hakikate mensup olmak yerine hakikati teslim almaya kalkmışlar. Hakikate teslim olmak biraz önceki ayetle çok bağlantılı.
Teslim almaya kalkmak şirktir. Tanrısını atamak, ya da onun alanını tayin etmeye kalkmak. İşte Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak. İlahi vasıflardan her hangi birini Allah’tan başka birine yakıştırmak. Onun devamı olarak anlarsak hakikate teslim olmak yerine hakikati teslim almaya kalkmıştır. Hakikati teslim almaya kalkmanın en kaçınılmaz sonucu şudur, parçalamak. Çünkü kim teslim alacak. Hakikat teslim olduğunuzda hakikat görevini, fonksiyonunu ifa eder. Yani o sizin özneniz olduğunda siz hakikate karşı doğru bir duruş sergilemiş olursunuz. Siz onun öznesi olduğunuzda hakikat, hakikat olmaktan çıkar. Benim gerçeğim, senin gerçeğin, onun gerçeği olmaya başlar. Hakikat, hakikat olmaktan çıkınca artık herkes kendi hakikatinin mucidi olur.
Tabii bu da hakikat olmaz. Hakikat tektir çünkü. Doğru, doğrudur. Doğru; siz ondan kopsanız da doğrudur. Siz ona kendinizi nispet etmeseniz de doğrudur. Tükürseniz de doğrudur, küfretseniz de doğrudur. Sizin doğruya karşı tavrınız doğrunun doğru oluşu üzerinde hiçbir fonksiyon icra etmez. O doğrudur. Onun doğruluğu kendiliğindendir. Bizatihi o izzetini, şerefini kendi varlığından alır. Onun için hakikati teslim almaya kalktığınızda ne yaparsınız bölmek zorunda kalırsınız. Çünkü herkes bencillik yapar. O benim olsun ister. Ben onun olayım demek yerine o benim olsun dediğinizde parçalarsınız. Parçalanan hakikat hakikat, olmaktan çıkar. Hatta bütün iken doğruyu gösteren, parça iken yanlışı göstermeye başlar. Parçaladığınız hakikatin, hakikatin tümü olduğunu savunmaya kalkarsınız. Çünkü parçalama suçunu üstlenmek kötü bir şeydir. Bunu da itiraf edemezsiniz. Zaten bunu bilseniz parçalamazdınız, siz ona teslim olurdunuz onu teslim almak yerine ve sonuçta ne olur;
küllü hızbin Bima ledeyhim ferihun her hizip, her grup elindeki parça ile övünmeye başlar. İşte bu felakettir. Felaket asıl budur ve bu felaket maalesef daha önceki kendisine kitap verilen dinlerin salikleri tarafından yaşanmıştır. Bu ümmette siz de öyle olmayın denilmekte, uyarılmaktadır. Yani öyle olursanız kendisine kitap verilen, vahiy verilen daha önceki kavimler, ümmetler nasıl hakikatten saptılarsa Yahudileştiler ve Hıristiyanlaştılarsa ey ümmeti Muhammed eğer siz de hakikate teslim olmak yerine onu teslim almaya kalkarsanız siz de saparsınız. Yahudileşmeyin, Hıristiyanlaşmayın ey Ümmeti Muhammed uyarısını görmemiz lazım burada.
Taraftar ve yandaş. Evet, İslam bir takım değil ki Müslüman bir taraftar olsun. İslam bir takım değil ki birilerinin amigoluğuna ihtiyaç duysun. İslam fıtrattır. Dolayısıyla taraftarlığa ihtiyacı yoktur. Teslimiyet ister taraftarlık değil. Taraftar; taassup sahibidir. Gözü kapalı destekler. Ama teslimiyet imana dayanır. İman da fıtrata dayalı olduğu için aslında Müslüman olmak kendisinde olmaktır. O manada hakikati parçalamaya kalkan kendini parçalamaya kalkar.
Kendini parçalamak; duygusu bir yerde, düşüncesi bir yerde, eylemi bir yerde olmaktır. Duygusu ile düşüncesi çatışan, fıtratıyla bilgisi çakışan, alt yapısıyla üst yapısı çatışan, doğasıyla terbiyesi çatışan, doğasıyla öğrenimi çatışan bir insanın iç dünyası çatışma alanıdır. Harp alanıdır, savaş alanıdır. O iç dünya nasıl huzur bulsun, nasıl huzura ersin, nasıl sükûna ersin. Çünkü harp onun içinde, savaş onun içinde, çatışma onun içinde. 
Kendisi savaş alanına dönmüş. Çünkü bilgisi ile fıtratı çatışıyor. Alt yapısı ile üst yapısı çatışıyor. Doğasıyla sonradan edindiği şeyler çatışıyor, terbiyesi çatışıyor. Kafasıyla kalbi çatışıyor ve bu çatışma onun için bir yok oluşu hazırlıyor. Buradan mutluluk çıkar mı? Çıkmaz. Çıkmayacağını vahiy işte böyle dile getiriyor.

6 Haziran 2013 Perşembe

Nerede çocuksu ruhun 'ses'i, nerede?

Mozart'ın, hayatı boyunca hep 'çocuk' kaldığı söylenir:
Çocuksu ruhunu koruyabildiği için, ruhun labirentlerinde, en derin bölmelerinde gezintiye çıkabilmiş, oradan devşirdiği meyveleri insanlığa sunabilmiştir.
Mozart'ın hayatı boyunca çocuk kalmasının nedeni, 'ses'le kurduğu olağanüstü ilişkide gizlidir.
Çocuksu ruh ile ses arasındaki ilişki, üzerinde kafa yormaya değer harikulâde bir ilişkidir.
* * *
Ses, ilâhî olan'la beşerî olan arasındaki 'titreşim teli'dir. İlâhî olan'la beşerî olan arasındaki medcezir, ses'le gerçekleşir.
İki tür ses'ten sözedebiliriz: Dış ses, yani fizîkî ses; bir de fiziğin ötesine uzanan, fizikî ses'in de kaynağını oluşturan fizikötesi iç ses.
Ses bahsini, dâhî bir müzisyenden kalkarak konu edinmem, elbette ki, tesadüfî değil. Büyük müzisyenleri büyük müzisyen yapan şey, fizîkî sesle kurdukları ilişkinin harikulâdeliği değil, fizikötesi sesle ilişki kurabilmeyi başarabilmiş olma dâhîlikleridir. Meraği ve Itrî, Bach ve Mahler bu dehânın ayrıksı örnekleridir.
Bir ney sesini derûnî ve etkileyici kılan şey, neyzen'in beslendiği ve ney'iyle üflediği ses'in asıl Sahibi'nin ne olduğunu bihakkın idrak edebilmesi ve neyiyle bize bu İlâhî Ses'ten seslenebiliyor, ses verebiliyor olmasıdır.
* * *
Ayrıca fizikî ses'le fizikötesi ses, ilk bakışta zannedebileceğimiz gibi, birbirinden kopuk da değildir. 'Kopuk' olan, 'kopan', ses'le irtibatını yitiren, dolayısıyla iç sesine kulak tıkayan biziz çünkü. Çocuksu ruhlarını yitiren, birbirlerinin kopyeleri 'insan müsveddeleri'...
Oysa çocuksu ruh, iki ses arasındaki medcezir'i her dâim yaşayan ve yakalayabilen, bu iki sesi de her dâim duyan bir latifliğe sahiptir.
Zira çocuksu ruh, fıtratın sesi'dir; bozulmamış, kirlenmemiş, saf, arı duru, katışıksız fıtratın hakikatinin şifrelendiği, dercedildiği ve kendisinde tecellî ettiği ruhun sesi. Çocuksu ruhu yaşayan ve taşıyan başta peygamberler ve bilge kişiler olmak üzere, büyük şairler, müzisyenler, sanatçılar ve düşünürler, hem mülk âleminde, hem de melekût âleminde soluk alıp verebilen ve bundan bizi de nasiplendiren çocuk ruhlu insanlardır.
Bu topraklarda bu garip 'ses'sizlik' ortamında, bu ruhun beni en fazla çarpan örnekleri Bediüzzaman, Sezai Karakoç ve Mustafa Ruhi Şirin'dir.
* * *
İbn Arabi Hazretleri, soluduğumuz hava şeklinde tecellî eden fizikî sesle, çocuksu ruhun kaynağı fizikötesi ses arasında kopmaz bir irtibat olduğunu söyler ve bunu enfes bir şekilde izah eder: Solduğumuz hava, Rahman'ın rahmet nefesidir: Hava'nın varlığını biz en çok rüzgârla hissederiz: Rüzgâr, her dâim eser. Ama biz rüzgârı her dâim hissedemeyiz.
Rüzgârın işi ve işlevi, havayı 'nefes'e dönüştürmektir: Rüzgâr, böylelikle bütün varlığa hayat bahşeder ve bütün varlıklar arasında irtibat tesis eder: Hayat aşısı yapar bütün varlıklara: Hayat aşısı, hakikatin tohumlarının şifrelendiği bir Hakk progamıdır.
İşte rüzgâr, hayat tohumu ekerek bu programı yerlerine yerleştirir; ruh da bu programı hayata geçirir, ekilen tohumu yeşertir ve meyveye durdurur.
Arapça'da rüzgâr anlamına gelen 'rîh' sözcüğü, ruh sözcüğüyle aynı anlam kümesine aittir: Sadece aynı kökten türemezler; aynı köke yönelirler; bizi de aynı kök'e yöneltirler.
Hayatın dölyatağı kalptir. Ruh, insana, Rahman'ın nefesini üfleyen bir 'elçi' gibidir. Ruh, Rahman'ın rahmet ve kudret elidir: Rahman'ın rahmet ve kudret eli, kalbe değince, ses olarak dile gelir, hayat bulur ve hayat sunar bize.
* * *
Çocuğun da, çocuksu ruhun da en gelişkin melekesi, 'ses'tir: Melekût âleminden gelen hakikatin sesi, hakikatin nefesi, iç sesi: En derûnî kaynağın, şırıl şırıl akan, çocuğu, çocuksu ruhu her dâim yıkayan, arındıran, arı, duru ve saf kılan ırmağı. Bu 'ırmak'tan kana kana içenler ve bize de içirenler, yukarıda da söylediğim gibi, çocuksu ruhlarını yitirmeyen dâhiler ve 'deli'ler, peygamberler ve veli'lerdir.
Ses, ruhun nefesi, kalbin meyvesidir: Ruhun nefesi, bir ney üflemesi gibi çocuğa hayat bahşeder: Çocuk, anne karnındayken kalbine üflenen ruhun nefesiyle durdurak demeden sema eder, kendisine hayat bahşeden Rabbini zikreder, Rabbine kendince şükreder.
* * *
Çocuğu kutsayan ama çocuksu ruhu yoksayan, daha da kötüsü, yok eden bir çağda yaşıyoruz. Oysa çocuksu ruhun ve bu ruhun dillendirdiği sesin yitirilmesi, insanın hayatı bitirmesi ve hakikati yitirmesiyle sonuçlanır.
Haksızlıklara isyan edebilmek ve hakikatin izini sürebilmek, ancak çocuksu ruha ve çocuksu ruhun sesine kulak kabartabilmekle mümkündür.
O hâlde nerede çocuksu ruhunuz, insanı hakikat eri kılan 'ses'iniz, nerede?

Soru'nun iz'i, çocuksu ruhun nefes alıp verdiği peygamberî ses'te gizli

Çocuklar, İlâhî Söz'ün şifrelendiği, varoluş şartı fizik ötesine ayarlı iç 'ses'in kaynağı ses peyzajı'nın yegâne 'vasat'ı ve 'vasıta'sı, hâl'i ve mahall'i -bozulmamış fıtratları gereği-, peygamberî solukla nefes alıp veren rahmet çiçekleridir.
Katışıksız, arı duru çocuksu ruhun en olgun, en derûnî timsallari büyük sanatçılar ve düşünürler, âlimler ve âriflerse, dölyatağını fizikötesi ses'in oluşturduğu hakikatin şifrelendiği ses peyzajı'ndan -ontolojik olarak, yani bilfiil, yaşayarak, tecrübe ederek, tadarak- 'süt emen', bize İlâhî Söz'le irtibatlı bu peygamberî ses'i beşerî ses'e ruh üfleyecek bir niteliğe dönüştürerek armağan eden, böylelikle bizi arındırarak kendimize getiren, rahmet çiçeklerinin izini sürdükleri giz'i çözerek, devşirdikleri baldan bizi de tattıran engin meyveleri...
* * *
Biz yetişkinler, soru soramıyoruz artık; soru sorma yetilerimizi yitirdik, çocuksu ruhumuzu yitirdiğimiz için.
Oysa 'en iyi' soruları çocuklar sorar; en temiz, en saf, en katışıksız, en hesapsız-kitapsız, dolayısıyla en temel ve biz yetişkinlere 'saçma' görünen en 'aykırı' soruları: Ve biz yetişkinlerin verdikleri cevaplara kuşkuyla bakar, tekrar tekrar sorar çocuklar: Çocuklar, soruların peşini bırakmazlar; yetişkinlerse, soruları peşlerinde bırakırlar...
* * *
Dahası, soru'nun, nasıl en iyi şekilde sorulacağını da çocuklar bilir; bizim bildiklerimizi bilmedikleri, dolayısıyla zihinleri henüz kirlenmediği için...
Daha önemlisi de, çocuğun meleksiliğini borçlu olduğu meleke'lerin anakaynağı nebevî ses peyzajı'ndan gelen iç ses, varlığını ve hayatiyetini sürdürdüğü, melekût âleminin çekim alanında yaşamasını mümkün kılan 'ses telleri' bozulmadığı için... Ruhunun nefesi kalbinin sesine göre hayatını yaşadığı için...
* * *
Çağımızın insanı soru soramaz: Soru gibi gözüken sorular, gerçek sorun'larla ilgili gerçek, hakîkî soru'lar değil, kendisinin sorun yaptığı sahte, yapay sorulardır çoklukla. Yetişkin, insan'la ilgili, hayat'la ilgili, hakikatle ilgili soru sormaz genellikle. Cesaret edemez buna... İnsan'la, hayat'la ve hakikat'le ilişkisi sorunludur çünkü. İnsanî özellikleri aşınmış, hayat'a ve kendisine yabancılaşmış, hakikat'ten uzaklaşmıştır zira.

O yüzden yetişkin büyük ölçüde 'nasıl?' sorusunu sorar. Yani yetişkinin soru dağarcığı ve sorun algılaması, epistemolojik alan'la sınırlıdır. Epistemolojik alan'sa, esas itibariyle, nicelik'le, yüzey'le, görünüm'le, kabuk'la, araç'la ilgilidir ve ilgilenir.
Kısacası, 'dış ses'le, fizîkî ses'le, iç sesi boğan, insanın iç sesinin nefesi masumiyeti ve mahzuniyeti yok eden 'gürültü', tek 'ses' katına yükselmiş ve fizikötesi sesi çepeçevre kuşatarak hayatımızdan silmiş, ses peyzajını yırtarak bizi 'sessizliğe' mahkûm etmiştir.
* * *
Epistemolojik alan, büyük ölçüde, 'nasıl?' sorusu üzerinden varolur ve varlığını sürdürür. Epistemolojik alan, bir şeyin mahiyetini ve özünü anlamamızı mümkün kılmaz; o 'şey' HAKKINDA bilgi sunar bize sadece. Bu nedenle epistemolojik alan'ın sorusu, temelde, bilme'yle ilgilidir; anlayabilmeyle değil. İşte bu nedenle, epistemolojik alan, esas itibariyle, 'niçin?' sorusunu değil, 'nasıl?' sorusunu sorar: 'Nasıl daha fazla üretebiliriz?' 'Filan mesele hakkında nasıl daha fazla bilgi edinebiliriz?' 'Nasıl daha fazla kazanabiliriz?' 'Filan yeri nasıl ele geçirebiliriz?' 'Falan dinin mensuplarını nasıl küçük düşürebiliriz?' 'Filan ateisti, filan azınlığı nasıl etkisiz hâle getirebiliriz?' 'Ölümü yok edecek teknolojiyi nasıl geliştirebiliriz?' Vesaire gibi...
Peki, bu sorular, 'kim'in temel sorularıdır? Elbette ki, epistemoloji üzerine kurulan, varolan; o yüzden de yaşadığı ontolojik güvensizlik sorununu örtbas edebilmek amacıyla epistemolojik güvenlik alanlarını genişletme kaygısıyla hareket eden, bu nedenle bilim, teknoloji, içgüdü gibi kullanışlı 'araçlar'ı ele geçirerek sadece hâkimiyet kurma kaygısı taşıyan seküler-kapitalist Batı uygarlığının ve bir de, hakikatle ilişkisi sakatlandığı için, esen fırtınalı dalgaların, Batı uygarlığının seküler kıyılarına vurdurduğu, uyum / konformizm katsayıları yüksek, yalnızca çıkarlarının peşinde koşturan, kurulu düzenlerinin ve düzeneklerinin çatırdamasından ürken çağın ağları tarafından 'yutulan' metamorfoz yemiş 'insan müsveddeleri'nin...
* * *
'Niçin?' sorusunu sormaz yetişkin. Ve tabiî seküler-kapitalist Batı uygarlığının kurucu ve korucuyu 'baba'ları ve onların karikatürleri konformist uyarlamaları da... Çünkü 'niçin?' sorusu ontolojik bir sorudur; bir şeyin mahiyetini, özünü, anlamını kavramaya dönük bir sorudur. Yetişkin, 'niçin?' sorusunu sorduğu zaman, kurduğu dünyanın ya da düzenin çökmesinden korkar: İsterseniz, yukarıda 'nasıl?' sorusu ile sorduğum soruları, 'niçin?' sorusu ile sormayı deneyin, o zaman, küçük dilinizi yutabileceğinizden eminim.
'Niçin?' sorusunu çocuklar sorar. Ve çocuksu ruhlarını koruyanlar. Çocuk, 'güneş, niçin doğudan doğar?' diye sorabilir. 'İnsanın, niçin iki gözü, iki kulağı, iki dudağı var?' diye de sorabilir. 'İnsanlar, niçin savaşıyorlar; gökkubbe nasıl ayakta duruyor; insan niçin uçmuyor?' diye de...
Çocuğun 'nasıl?'lı soruları bile esas itibariyle, 'niçin?'li sorulardır, 'niçin?'in izini süren sorular. Yetişkin'in 'niçin?'li soruları ise büyük ölçüde 'nasıl?'lı sorular.
* * *
Özetle, çocuk sorar, yetişkinse bakar genellikle ve mümkünse kaçamak cevaplar vererek soru'dan da, ora'dan da kaçar.
Ama unutmayalım ki, çocuklar, çocuk ruhlu sanatçılar ve düşünürler, İlâhî Söz'ün Nebevî Ses'inin şifrelendiği hakikatin şifrelerini neden bozduğumuzu, çocuksu ruhun ve peygamerî ses'in bize hayat bahşeden, ruh üfleyen meyveleri masumiyetin ve mahzuniyetin gizlendiği ses peyzajı'nı niçin yerle bir ettiğimizi bizi ters köşe yapacak ürpertici ve sarsıcı şekillerde sorabilirler, bir gün mutlaka...
YUSUF KAPLAN / YENİŞAFAK